Yeni Rakım

Yeni Rakım: Mürekkepbalığı Avlanacak Kadar Derin

Saatlerdir sanki davula değil de kafama vuruyorlar o tokmağı. İnsan kardeşinin düğününde biraz daha alttan alıyor olmalı olayları hâlbuki. Sebeplerim var benim de gerçi. Şu rakı nasıl suyla karıştığında bulanıyorsa, benle karıştığında da iyice bir bulandırıyor içimi. Her yudumda bir sonrakinin içimi dupduru yapacağına dair yakıcı bir işaret alıyorum.

Allah’tan şu oyun havaları işini sanki ağabeyi değil de kendisi evleniyormuşçasına kıvıran kız kardeşim gibi beceremiyorum da, annem babam oynamamamı yadırgamıyor. Mutlu değilim ulan. Yok gülesim. Zaten bu üzerimdeki takım elbiseyle ve kafamdaki bir ton jöleyle filmlerdeki kötü adamlara döndüm. Şu ortalıktaki veletler de fır dönüp durmasalar olmaz zaten. Az önce birisi bardak kırana kadar ne güzel unutmuştum derdimi. Alışkanlıktan içiyordum. Sonra bardak gong çalar gibi kırıldı, ben yine derin deniz mürekkepbalığı avında gibi yukarısına çıkamadığım bir düşüncedeyim.

Aslında şu üzerimdekileri çıkartıp pijamamı giysem belki unuturum. Televizyonda Amerikan güreşi izlesem, hayat ben askere gitmeden öncesi gibi olsa. Ulan erkek kardeşim evleniyor ben hala Amerikan güreşi derdindeyim. Ama o güreşçiler gibi olabilseydim ne güzel olmaz mıydı şu düğün?

Bir kız sevdim. Sevdim ama ben belli edemem. Sessiz sakin, uysal çocuk var ya, hani ailesinin gurur duyduğu ama kendi kendine “içimdeki isyan damarı bir gün patlarsa” diye başlayan senaryodan çok korkan. Heh, işte o benim. Köyümüzde beni sevmeyen yoktur. Ama ben bir tek kişinin bana gelip sesli biçimde ve avamın kastettiği manada “seni seviyorum” demesini isterdim. Kesin konuşmayayım ama asla demeyecek galiba. Aşağıda, oynuyor olsa gerek. Gidip söylesem ne der acaba? Ya da olmayacak duayı aklımıza getirmeyelim, ben pısırıklıkta ikinciye tur bindirmiş bir insanım. Sıramı kaparlar da şehirde, fırında ekmek sırası beklerken, orada bir şeycikler diyemem, akşam aynanın karşısında erkek kesilirim. Bir söverim bir söverim aynaya, o sırada hep aklıma gelir şu eve bir kum torbası alacağım diye. Bak yine aklıma geldi.

–         Lan Kemal, yarın bana hatırlat da kum torbası almam lazım. Oldu mu layn?

–         Peki amcaoğlu. Şurada oynayan bir kız var, onu da sana kitleyelim mi kanka? Küçük Hüsamettin bile evlendi sen hala rakıdasın bilader!

–         Çok konuşma yaa!

Kemal de tam o “ne halden anlayan bulunur” adamı. İçiyorsak derdimizden. Sorsana bir,

neden bu kadar içiyorsun diye. Düşünmeden rakı israfı yapıyor bu mendebur. Rakıyı sırf beleş diye içmiyorsa ben de Selim değilim.

İşte şimdi yüzüme bir gülümseme geldi. Ben de Selim değilim. Selim kim lan? Selim

kim? Napmış Selim? Sevdiği kıza haber vermekten aciz, rakılarla konuşan bir adam mı, olmayayım diye yemin verdiğim ismin sahibi? Joker hakkı mı kullanıyorum?

–         Lan Kemal! Ben pısırık mıyım lan?

–         Estağfurullah ağabey. O nasıl söz? Sen değil miydin benle Cemil’i alt mahallenin itlerinden kurtaran. Ohooo, daha sayayım mı?

–         Zaten bir tane söyledin.

–         Ağabey anla işte yaa! Aşağıda Cemil evleniyor, senin kafandaki pirelere bak. Sen süper bir adamsın bilader.

Evet ben pısırığım. Aşağıda Cemil evleniyor, benim ne onunla eğlenecek gücüm, ne de o

kızla ben evlenecektim demeye mecalim var. Nerde lan kar beyaz rakım?

Bizim küçük Hüsamettin bizim süslü Pelin’le evleniyor. Ben burada Kemal’le dertleniyorum. Gidip düğünü basayım diyorum kendi kendime, ulan kız zaten bizim eve geliyor, neyini basıyorsun. Sen git kendi pısırıklığını bas salak Selim!

–         Kemal, sana bir fıkra anlatayım mı lan?

–         Anlat biladerim.

–         Anlat demekle olmaz, hahaha, sana bir fıkra anlatayım mı Kemal?

–         Ağabey, ben bunu biliyorum. En iyisi ben anlatayım: Tekirdağ’a gittiydik Cemil falan.

Orada şehir girişlerindeki nüfus rakım falan olan yerde rakım, iki nokta üst üste, buzlu olsun yazıyordu.

Arka planda davulcu ve zurnacının para verin dercesine ortalığı inleten müzik gürültü arası sesi, yanımda bozulmuş bir robot gibi anlattığı fıkraya gülen Kemal. İçimden bir cıss sesi… Bana bir “es” lazım. Müzik belki o zaman benim için de hoş bir hal alabilir biraz sabır katkısıyla. Kemal zaten sarhoş, ona açıklama yapmaya gerek yok. Gidiyorum helaya, oradan da dışarıya. Bir de bu anlat demekle olmaz adlı ve içerikli fıkramın yanına repertuarda hoş duracak bir parça daha bulmalıyım.

Dışarı çıkmamla kendimi oynuyor bulmam bir oldu. Saçma sapan ve ritmle alakası olmayan hareketler yaptığımın farkındayım. Her geçen dakika bana daha da yükselen bir sesle “sarhoş oldun “ diyor yerini apandistim olarak düşündüğüm bir ses merkezi. Yüzüm de gülüyor. Karşımda dün “damadın ağabeyinden bir burma bilezik” diyen amcam oynuyor. Pek de güzel oynuyor. Keşke “damadın ağabeyinden damada bir tokat, geline de bir seranat” dedirtseydim. Yine don kişot hayallerine dalıyorum. Ben pısırığın tarifiyim. Birkaç metre ilerimde sevdiğim kız kardeşimle göbek atıyor ve ben oynuyorum. Gidip oturmalıyım.

Şimdi de kulağıma her taraftan kitaplardan işittiğim cümleler gelmeye başladı. Az önce büyük halamın “intihar etmeyeceksek içelim bari” dediğine yemin edebilirim. Hacı kadın bir de, tövbe tövbe. Demin kardeşim Serpil bana sigara uzatıp “kimi sevsem sensin” dedi. Ben de cevap olarak “ben sana mecburum parlaiment” dedim, ve almadım onun sigarasını. Sonra bitmedi, önümdeki rakı şişesinde “yeni karı” yazıyor. Resmen şişede yazdığı gibi okuyorum. Annem geldi yanıma, her zamanki şefkatli saç bozma hareketini yaptıktan sonra “benim hüzünlü orospularım” dedi. Ben en iyisi pijama planıma geri döneyim.

…..

Sabahleyin bizim köy gibisi yoktur. Önümde askerde bir kere tatma fırsatı bulduğum “gerçek köy kahvaltısı” ile uzaktan yakından alakası olmayan turşu kavurması, pekmez, fındık ezmesi, pezik kavurması, yanında zamansızlıktan iyi demlenememiş çay ve üzerimde akşamdan beri beraber yatmayı hayal ettiğim iki şeyden adı pijama olanı. Keşke on dakikadan daha fazla süremiz olsaydı da İstanbul’da siyah bir karbon kopyasına bir sürü para verdiğim bu kahvaltının tadını çıkarabilseydim. Ama gerçek köy kahvaltısı her zaman yapılması gereken işler yüzünden yarım bırakılır.

–         Günaydın ağabey.

–         Günaydın Cemil. Günaydın Pelin.

Bir şey söyleyeceğim, sadece eşekten hatta eşşekten düşen pısırık bir zamane zamansızı

anlar halimi, günün neresi aydın. Güneş karşımda otururken karanlıkta kaldım. Bir de ben günaydın dedim Pelin’e.

–         Peyniri uzatayım mı Cemil?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir