Venedik Maskesi

Ben kendimi gizlemek için varım: maske.

Yürüdüğüm her yol, varlığımla ıslanmış evime yapışık: Venedik.

Pencereler suya bakar, başka eve bakar, daracık, karanlık sokaklara bakar, kimse kimseye asıl yüzünü vermez, kendini kaybetmedikçe: Venedik maskeleri…

Suyun tanımladığı bir şehrin köprülerini geçerken insanların ne kadar ayrı olabileceğini görmek için neredeyse tek bir yüz yeter. Tek bir yüz, seni bilmeyen, anlamayan, sana konuşmayan tek bir yüz. Babil’den beri yabancı dillerin dillerinden bile kendi dilsizliğiyle ayrılan apayrı bir dil. Dokunduğunda açılan ya da suya gömülen bir çiçek gibi uzak duran bir başka sen, konuşmayan dilin. Yüzlerce, hatta binlerce maskenin satıldığı bu festival şehri Venedik’te her bir insanın olduğu ve olmak istediğini keskin ve kuru bir biçimde ayıran bu yapay suretler, insan eli maskeler, belki de etli maskeleridir, acımasız, kayıp tanrıların.

Gondolcu iki kişiyi alıp bir kıyıdan geçirirken -çabucak bir sevişme heyecanıdır bu- veya şehrin dille ayrılmış kanallarını gezdirirken –saatler süren bir sevişmenin tatlı yorgunluğudur bu- küreğini daldırdığı kanalın canını acıtıp, derinine iner. Kanalların derinliği görünmez yollar gibi insanları benzer kaderlere bağlar. Konuşmak ve birlikte olmak buna yeter aslında. Ama ortak kaderli, yabancı ve yabancı binlerce insan, gülümser ve en fazla gülümser ve odalara, odalarına kaçarlar nemli nemli. Her şey gibi küçüktürler ve her şey gibi kendilerine adadırlar. Odalar ağlamaktan eski, kanallara dökülmekten, çürümekten bitkin, ama gene de tüm şehirlerden daha çok sevilmekten mutludur. Aramızdan geçen bunca insan der yüzyıllık binalar, suyun yüzünde durup, suyun yüzünden buradalar. Maskesi olmayan tek Venediklidir, o yol veren yol alan, bölen ve birleştiren, yıkayan ve boğan su. Sudan kaça karaya tutulur. Ölüyü saklayan yüz yegâne toprak aranır. Ve böylece San Marco Meydanı maskelerin ardından saklanan ruhları feraha erdirir bir an için de olsa, nitekim her var olma biçimi anlıktır tanrının bitmez kitabında. San Marco Bazilikası herkes için parlar, herkes için güzeldir, güzeli ve inanmayı sevenlerin ölümle sonsuzluğa basılacak kitabında. Saat kulesi zamanı söylemez, zamanı yer, gözyaşlarına muhtaç bıraktığı onca insanın gönül titreterek salladığı gondolların arasından.

Herkes geri dönmek ister en az bir kez daha. Herkes bir kez daha umar, yeni bir maskeyle doğmak, bulunmak, sevmek ve suya gömülmek. Camdan küçük hayvanlar verirler birbirlerine, donmuş hüzünleri başka bir varlığın ölü şeklinde, el emeğinde parlatıp değerli kılan. Bu camdan canlılar, Muranolar, donmuş yüreklere göz olur başka yüzlere iterler, yaratıldıkları sıcak ocakları anımsatan. Rialto köprüsünden bakar çift çift gözler, yanındaki yabancının da sevdiğini bilir, büyük kanala bakar ve geçmişi, günü bitiren güneş misali üzerine çeker. Bu noktada küf gibi aşk kokar insan. Aşk en doğal hastalıktır, salgındır, ölümü inkâr eden… Sevgi bitmez, maskeler takılır, küçücük ara sokaklar, kalplerin hüznüyle aydınlanır. Kimse korkmaz, kimse fazla üşümez, hep bir dönülecek sokak, hep geçilecek bir köprü daha vardır. Bir sonraki adımda sizi hangi maskenin karşılayacağını asla bilemezsiniz, bu umuttur, salgın doktoru ya da Casanova ya da masmavi gözlerini ruhu gibi sunan bir kadın, hayat kadını, kadın hayatı, kadından hayat. Ancak böyle kendi yüzünüzü, gerçek yüzünüzü bulma tutkusuyla yorulmadan dolanıp durursunuz, maskeler altında, suyun kucağında, her zaman sevmek ve sevilmek umuduyla.

Alman, İtalyan, Bulgar, Polonyalı, İspanyol, Brezilyalı, Türk, kısacası insan olup, şehir olup, gece olup, mutluluk olup, hüzün olup, güzel bir hayatı yaşadığımızı hatırlatan tüm dostlarıma…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir