Tortu

“Bu kısa ömürlü bir anlatı olacak…” demiştim O’na, bana uzanan ellerine bakarak. Yıllar öncesinden kalma ve ana sızmayı beceren tonlarca kaygıyı da eklemiştim sesime. Kısa bir ara istemiştim sonra da, asıl söyleneceklere hazırlanmak, daha güçlü ifadeler seçebilmek ve belki de Aristo Amca’ya kadar gidip – varsa bir fincan retorik – isteme adına…

Sessizliğiyle onaylamıştı, ihtiyaç molası koparma girişimimi. Ve belki de asıl molaya ihtiyacı olanın kendisi olduğunu düşündürten, sessizliğini ustaca tamamlayan; sıkılgan bir dudak büküşünü de eklemeyi unutmamıştı o ana. Ve daha bir rahatlatmıştı beni…

Söyleneceklerin; o ana, o masaya gelinceye dek kim bilir kaç kez tasarlanmış olabileceğine ilişkin bir soru hele de ciddi, asık suratlı harflere bulanmış bir halde gelseydi önüme, şu; kısa günün karı olarak nitelendirdiğim kısa molanın başına neler gelmezdi ki? Bunu bile düşünüvermiştim, kısalığını hatırlamaktan ürktüğüm o ödünç zamanda…

Avuçlarımdan, eriyerek masaya bulaşan ve bir kaç dakika öncesine kadar derli toplu, küçük bir buz taklidi yapan su damlacıklarına bakmıştım sonra, lüzumsuz taklidi bir önemseyişle…

Ve artık, istemsizce detaylara yönelerek, hızla tükettiğim zamanın ağırlığıyla sarmalanmıştım, O; “Evet! Artık seni dinliyorum”larla uyandırmaya çalışırken beni. Ve bir toparlanış…

Net, koyu renkli cümlelerimi ardı ardına sıralamaya koyulmuştum sonra; “Evet, daha önce de söylediğim gibi kısa ömürlü bir anlatı olacak bu… Biliyorum, hiçbir zaman sevmedin sen kestirme anlatımları. Oysa söylenecek şeyin kendisi belirlerdi zamanı, bana göre. Asıl söylenmesi gerekenin, diğerleri arasından -tonlarca kelime, ses ya da kuru gürültü arasından bir başka deyişle- ustaca ayıklanması, seçilmesi gerektiğini ve böylesi bir amaçlayışın, bizi öteki olanlara daha bir yaklaştırır olduğunu savunmuştum. Senin; detaylarla örülü, güya omurgalı konuşmalar, açıklamalar beklentine karşılık, benden. Ve üzgünüm; şu anda da böylesi bir beklentiye karşılık verme niyetinde değilim. Üstelik birazdan işiteceğin şeylerin o acıtan çıplaklığı karşısında, bu kısa konuşmayı süslemek ya da zenginleştirmek adına seçeceğim tüm kelimelerin, tüm betimleyişlerin sönük ve kuru kalacağını bile bile… Böylesi; sonuçları uçuk olmaya mahkûm bir çabalayışa zorlamak kendimi. Düşünsene; ne büyük bir savurganlık olurdu bu zaman adına…”

Bu son cümleyle birlikte, Onu hiçe sayarcasına kaleme alıp bir de güzel sahnelediğim yargısız infaz oyunu, ilk anlarda verdiği o tanımsız hazzı vermekten artık daha bir uzaktı sanki. Ve son dönemeç öncesi karşılaştığım bu tatsız durum, konuşmanın seyrini planladığım şeklinden çok öteye taşıyabilirdi üstelik. Hemen önünü almam gerektiğinin farkındaydım bu durumun…

Sabırsızlığını dışarı sızdırmaya başlamış bir çift göz karşısında, bunu başarmamın ne derece mümkün olabileceğini de ancak bugün bulunduğum yerden değerlendirebiliyorum…

“Yaşanan bunca şey ardından böylesi; köşeli ve acıtan bir konuşmanın isim babası ve çok değil bir kaç dakika sonra dile gelecek bir trajedinin baş mimarı olmak, düşünebildiğinden çok daha büyük ağırlıklar yüklüyor üzerime, inan bana…”

O ana kadar elinde ustalıkla büzüşüp saklanan kağıt mendil, parmak aralarından kendini iyiden iyiye gösterir olmuştu. O da sıkılmıştı belki. Ve kesinlikle bana dil çıkarır gibi bir hali vardı o an, bundan emindim…

“Kısacası… Ben aslında hiçbir zaman, senin tanıdığını sandığın kişi olmadım. Beni hiç tanımadın sen. Hem de hiç. Ne geçmişim, ne de şovumu sahnelediğim o uzun yıllar boyu sana verdiğim güya bana ait detaylar, hiçbiri şu anın sahip olduğu kadar bile gerçeklik taşımadılar. Hayatına ilk girişim, bana biçilen bir misyonun uzantısı olmuştu ve dahası hep öyle kaldı. Seni bilmek, seni paylaşmak da değiştirmedi bu akışı. Üzgünüm demekle; şu ana dek sürdürdüğüm oyuna yeni sahneler eklemeye niyetim yok. Ve ancak böyle bir tavırla, sana borçlandığım özrün yükümlüsü olduğumu ve hep olacağımı -bundan böyle- ifadelendirebilirim sanıyorum…”

Konuşmanın seyri boyunca (?) tepkisizliğini, şimdi bile açıklamakta güçlük çektiğim bir sabitliğe kilitlemesi bana, aslında o ana dek söylenmiş olduğunu düşündüklerimin, gerçekte hala söylenmemiş olduğunu, dakikalar boyu sürdürdüğüm güçlü bir hayal içerisinde anlarca sürüklenip yenice kıyıya vurduğumu bile düşündürtmüştü açıkçası. Gerçekten böyle miydi?

O günün sonrasında bugün bile tam ayırdına varamadığım, o andan kopup yıllarca öteye -bugüne- taşmayı başaran o açmazın izini sürmek olmuştu artık yaşam. (Bu konuşmayı gerçekten yapmış mıydım?) Bunu Ondan belki de o an öğrenebilmeliydim. Ama tepkisizliğini, gündelik yaşamda sıkça kullandığı mimiklerin, ünlemlerin arasına karıştırıvermişti ustaca.

Gözlerinde; ne böylesi bir konuşmanın, dinleyicisinde bırakması gerektiğini düşündüğüm tortular bulabilmiştim, ne de başka bir şey… Her zamankinden zerre kadar bile farklı olmadığına bugün kesinlikle inandığım “Görüşürüz”lerinden bir tane atıp masaya gitmişti sonra. Ve onu bir daha hiç görememiştim. Ama bu görüşmeyişin mazereti öylesine doğal, öylesine benden kaynaklıydı ki… Çekip gitmiştim, Ona borçlu olduğum özrü bıkmadan bana hatırlatan bu coğrafyadan, çekip gitmiştim… Yıllarcasına razı olduğum bu ayrı kalışlar için çok uzakta kentler seçmiştim kendime. (Bu konuşmayı gerçekten yapmış mıydım?)

Ve bugün… Her şeyin akışkan zamana yenik düşeceğini öğrenmeye başladığım ya da bunu sadece bir papağanmışçasına yüksek sesle kendi kendime tekrarlayabildiğim, yıllar süren kaçışlarımın tek tanığı olan bu kentte, Onun artık yaşamadığını öğreniyorum. Artık olmadığını… O gün, o masada beynime çöreklenip, açıklanmazlığıyla her gün biraz daha büyüyen “kör nokta”nın bir gün tükenebileceğine ilişkin kısık sesli ümitler bile beslemiştim bugüne dek…

Ama artık böylesi bir cevaplanışın, böylesi bir azat edilişin çok çok uzağındayım. O artık yok! Artık yaşamıyor. Ölü bir soru. Canlı bir cevap olmaktan çok uzakta…

Melike ŞENYÜKSEL

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir