Tanıyabilmek Seni

“Seni ilk kez görüyorum, ama sanki nicedir tanıyorum. Bakma sana seni sorduğuma, her nasılsa, biliyorum tüm yanıtları…” Böyle başlamıştı tanışıklığımızın bendeki yankısı. Doyumsuz sohbetler, tatminkâr suskunluklar… Kendime sorup duruyordum, neleri bilmem gerek onu gerçekten tanıyabilmek için, diye… Hangi günün ve hangi yaşanmışlıkların ardından artık, tanıyorum diyebilirdim?

Sahi, bunca sene nasıl belirlemiştim en yakınlarımı ve yaşamımda tutarlı dostluklar kurabilmiştim? Geçmişini bilerek mi başlanırdı işe, yoksa insan, zaten yenilenir miydi her seferinde? Kendisi hakkında söyledikleri, kendi benliği miydi yoksa artık olmak istediği mi? Yaşadıkları, atlattıkları, atlattığını sandıkları, var mıydı kendi hakkında yanılgıları? Kendiminkiyle benzer bir geçmişi dinlemek dahi yetmiyordu demek, anlamak, yetmiyor… “Zaman,” dedim sonra, “olsa olsa zamanla tanır insan, bir diğerini… Bekle…”

Lakin bizim için zaman, yetmezmiş, hem, geçmiş meğer, sonraları Yorgo Seferis’in dizelerine rastladığımda anladım.

“Denize yakın mağaralarda
günlerce gözlerinin içine baktım,
ne ben seni tanıdım, ne de sen beni.”

Hazırlıklarımız, denk düşmemiş birbirine. Birimiz hayaller kurmaktayken, diğeri anıların seyrindeymiş. Bugünlerimizse, bir türlü rast gelmemiş birbirine… Bir zaman sonra, giderken, hakkında tek şey biliyordum artık… Ben onu, hiç, tanımamışım meğerse…

ne gözlerindeki o saf pırıltı
ne gülüşünün hayat dolu sıcağı
ne sustukların, ne konuştukların…
hiçbiri yetmiyor anlamaya
içinden fısıldadıklarını…

ya kulak kesilsem
varlığının her hanesini duymaya
pür dikkat yaşasam her anı
ve zerre yorulmasam hadi
yeter mi seni tanımama…
bildiğin kadarıyla sen,
hazır mısın beni tanımaya…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir