Tanışmamış Tanışıklar Ülkesi

Tanışmamış Tanışıklar Ülkesi

Bir fotoğraf karesi,

Evet, yalnızca bir fotoğraf karesiydi; yorgun bir haziran gecesinin ardından avuçlarımda kalan. Sımsıcak bakışlar, tatlı gülümseyişler, yakınlaşmalar ve kelimelerin anlamını yitirdiği, birçok bambaşka duygu… Bir nevi “duygu kaçağı”. Kabına sığmayan birer sıvı sanki hepsi…

Etrafa saçıldıkça biter sanmıştım duygular; hiç unutmam bir akşamüstü kaptığım gibi duygularımı çerçeveletmeye götürmüştüm. Kalıplara, sınırlara, sınırlandırılmalara alerjisi varmış oysa hissiyatın, geç öğrendim. Başıboş dolaşmak gibi mesela, özgür olmalı imiş meğer duygular, gideceği yeri bilmeden yaşamak gibi, son durağı durduğu an öğrenmek gibi…

Tanımak mesela, önyargısız olmalı imiş…  Kendini bile tam olarak tanıyamazken, kendi sularında bile yüzemezken, tanımadığı insanları belli çerçevelerle sınırlamayı onları belli kalıplara sokmayı ne de çok ister oysa insanoğlu. Başkalarını belli kalıplara sokarken, kendi algı perspektifini daralttığını, olaylara “at gözlüğü” ile bakan bir “canlı” konumuna düştüğünü sezemez lakin insanlar. Ne yazık ki;  toplumsal olguları ve sosyal dönüşümleri kültürel relativist bir perspektif ile ele almak yerine bunları etnocentrik bir pencereden değerlendirmeye meyilliyiz her zaman.

Kesinlikle cahildir mesela bir Kürt, bir Türk’e göre; duygusuzdur, üstelik de teröristtir. Ya bir Kürt gözünden bir Türk, o ise ahlaksızdır, gelenekleri hiçe sayar ve de faşisttir. Odakların hep farklılıklar üzerinde yoğunlaştırıldığı, ortak paydaların hiçe sayıldığı ve insanların sadece kendisi ile aynı minvalde düşünen insanlara tahammül edebildiği bir konjüktürde ancak “tanışmamış tanışıklar” olabilir.

Evet, yalnızca “tanışmamış tanışıklar”…

Aynı golde ayağa fırlar oysa bu “tanışmamış tanışıklar”, aynı doğal afetlerde gözyaşı döker, aynı oksijeni solur, aynı bayrağın altında yaşar, aynı gökyüzünü seyre dalarlar. Sevdiklerine aynı türküyü söylerler yanık yanık;  üzüldüklerinde aynı rakıyı içerler, dualarında ise aynı sureyi okurlar.

Her iki ırkın adını betimlemek için alfabemiz bile aynı harfleri ( ü- r-k-t)  kullanırken neden biz ortak paydalarımıza sahip çıkmıyor ve farklılıklarımızı da zenginlik olarak görmüyoruz? Hem tarihsel hem de kültürel manada “olabilecek en azami müşterekler le” birbirine derin boyutlarla bağlı kardeş ırkların, “tanışmamış tanışıklar” olmalarına sebep nedir öyleyse? Birbirimiz arasında neden “görünmez duvarlar” yükselmektedir, her daim. Birbirimize tahammül etmek noktasında neden bu kadar tereddüt içindeyiz?

Kim bilir, sorun belki de kendimize tahammül edemememiz dedir? Yansıtma psikolojisini kullanmakta ustayızdır belki de, ne dersiniz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir