Surlar

Muhteşem bir cezaevinde, hayatın içinde, tutukluyuz. Üstelik en ağır bir biçimde, yani müebbete mahkûmuz. Yalnızca gerçekten cesur olan birkaçımız kaçış yolunu arıyor ve kendince, hapishane duvarlarını tamamıyla yıkamasa da, mutlu bir tutukluluk için gereken neyse onu buluyor. Uğraşılarımız, beğenilerimiz, sevmelerimiz, oyalanmak için ucundan tuttuğumuz zanaatlerimiz aslında. Hiçbiri hapiste bir mahkûmun zaman geçirmek için öğrendiği zanaatten farklı değil. “Ben bu işte hiçbir çıkar gözetmiyorum”, “Yalnızca sevdiğim için uğraşıyorum”, “Kendimi bu uğraşta buldum” vari laflar, bu bahsettiğim oyalanma amacını ima eder türden.

Bulunduğu çağı aşmak, ötesine geçemeyeceğini bile bile, en azından kendini çevreleyen bu duvarların üzerine adını yazdırmak için uğraşısını mütemadiyen geliştiren, güzelleştiren, inceleştiren, mükemmelleştiren nice insana tanık yüzlerce kaynak var. Oysa ki bugüne değin, hiçbir uygarlık ve hatta hiçbir varlık hayatı kuran o sur kalınlığındaki duvarların ne yapılışını ne de yıkılışını görme şerefine nail olmuştur.

İnsanlar geçmişte kendilerini ne gibi yöntemlerle bu göklere kadar yükselen surlardan arındırmaya çalıştı, bu denli soyut bir olguyu kestirmesi hayli güç. Dini ayinler mi düzenlediler diyeceğiz? Şarkılar mı bestelediler? Ruhu özgür kılacak birçok şey mi tasarladılar, örneğin çeşit çeşit tütsüler yahut felsefeler mi kurguladılar? Peki, gelecekte neler yapacaklar? Bunu da bilemeyiz.

Tüm bunlara karşın bilebileceğimiz iki şey vardır ki o da şudur: yaşadığımız çağ, geçmişten gelen “birikimler” sayesinde (!) bu duvarlara iki katman daha eklemiştir. İsimleri tanıdık, bildik, özümsedik bu iki katmanın biri zamandır, diğeriyse para. Kısaca, ikisinin de bize ne ifade ettiğini göz önünde bulundurarak, resmi kaynakların bize vermiş oldukları tanımlara bir göz atmalı.

Zamanı ele alalım ilkin. Zaman, “bir işin, bir oluşun içinde geçtiği, geçeceği veya geçmekte olduğu süre, vakit”tir, diyor Türk Dil Kurumu’nun Büyük Türkçe Sözlük’ü. Benzer tanımları pek çok dilde bulmak mümkün, çünkü zaman doğal olduğu kadar evrensel de varsayılmakta. Bu da yalnızca Dünya’da değil, herhangi bir başka gezengende de yaşıyor olsaydık, işimize geç kalma ihtimalimizin her daim mevcut olduğunu ima ediyor olsa gerek. (!)

Paranın tanımıysa, “bir ekonomide genel kabul gören, değişim aracı, değer koruma aracı ve hesap birimi işlevlerine sahip varlık” olarak vermiş BSTS/ İktisat Terimleri Sözlüğü (2004)’nde. Doğrusu hafife almamak, hakir görmemek gerek. Çünkü bu, sadece nasıl kazanılacağını ve nasıl daha çok kazanılacağını öğrenmek için değil, aynı zamanda, nasıl yönetileceğini ve nasıl dağıtılacağını, dahası izlenecek yöntemlerin insanların yaşam standartlarını, toplumların refahını, geleceğe dair beklentilerini, siyasi tercihlerini, bir sonraki sene kaçının aç, kaçının işsiz, kaçının yasadışı kalacağını nasıl etkilediğini görmek adına, ileri gidip bilimini geliştirdiğimiz, Türkçe’de dört harfli olan bir terimdir. Etkilidir. Etkileyicidir.

Böylelikle, ikisi de bin yıllardır var olduğu için artık yapaylığı sorgulanmayan, hava ve su gibi doğal sayılan insanlık icatlarını “resmen” tanımlamış olduk. Yıkılması zaten güç olan kemikten duvarları surlaştırmaya örülmüş en son, en güncel iki ek katmanın hali…

Soru şu: istediğimiz o surları aşmak mı, yoksa onarmak mı? Cevabıysa biz kendimize değil, geleceğe vereceğiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir