Suret, Surat, Sürat

Nimet’in Suratsızlığı ve Suratsızlık Nimeti

Evli bir erkeğin ilk sabahında bu kadar düşünceli olmaması lazımdı. Kime sorsan, ilk sabah kasım kasım kasılan, ağzı suratında bir tur atıp tekrar çenesine dönmüş bir gülümseme, bir imkansız fethi başarmış havaları olması lazım derdi. Bu istisna mı yoksa kendi özel durumu mu bilemedi Yakup. Ama beklediği mutluluğun şu anda meşgul çaldığını hissediyordu ve acaba yanlış numara mı, yoksa yakında açar mı telefonu kaygısı suratından okunuyordu.

Sigara yasağı kapalı ortamlarda uygulanmaya başlandı başlanalı içten içe orada sigara içme arzusu o kadar faal bir biçimde vücudunda isyanlar çıkarırdı ki, cebinde banknot ve bozuk para olarak ceza miktarını hazırlar, daha sonra kendi kendine bu parayla alabileceği şeyleri düşünüp, içindeki âsiye kusura bakma, cesareti olmayan bir bünyedesin suratına bürünürdü. İşin sırrı işte buradaydı, bürünmek. İnsanın en büyük silahı; adapte olmak. Onun en büyük göstergesi, o surata, o tıynete, o hassasiyete bürünebilmek. Nasıl ki sigara, duman halinde havaya karışabilecek surete bürünebiliyorsa insan da değişip uygun bir hale sokmalıydı ki kendini, normal ve doğal halinde yapamadığı bazı şeyleri yapabilsin.

Aynanın karşısında kendisine baktı. Gülümsemeye çalıştı, suratı çok güldüğü zamanlardaki gibi şekilsiz bir hal aldı. Sonra normal suratına dönmeye çalıştı, dönemedi. Şimdi de evlat acısı çekiyormuş gibi somurtuyordu. Buluta bakıp hava tahmini yapan tipler görse “birazdan yağar bu surat” derlerdi.

Karı koca olmanın ilk gününü yaşaması gereken, ama sevgililik süresinde iken, karı koca suratına girip, evlilik cüzdansız yaptıkları için gerdek gecelerini, ikisi de bu istatistiği unuttuğu halde 441. günündeydiler eğer gerdek hayatta bir dönüm noktasıysa. Şimdi evliydiler, evlilik ne değiştirmişse. Anneleri, babaları, bazı komşu ve akrabaların gözündeki serbesti ruhsatını almışlardı ve düğün gerginliği geçtiğinde pek bir şeyin değişmemiş olduğunu anlayacaktı diyorlardı aynı yollardan geçmiş olanlar. Ama daha çok yol görmüş olanlar bilirlerdi ki hiçbir yol aynı değildir.

Nimet kocasına gülümsedi, kocası eski Türk filmlerindeki kötü adamlar gibi bir kahkaha salıverdi. Salıverip sakinleşecek, suratındaki kahkaha yerini daha hafif bir gülümsemeye bırakacak, sonrasında da sükunet kokan bir tebessüme dönüşecek diye bekleyen Nimet yanıldı. Kocası haklı çıkmış bir deli gibi gülüyordu. Sürekli gülüyordu.  Haklı olarak sordu Nimet:

–         Ne var? Ne gülüyorsun?

–         Durduramıyorum aşkım.

–         Nasıl durduramıyorsun?

Yakup acıkmış bir bebek gibi ağlamaya başladı. (hava tahmincileri kısa bir süre farkı olsa da haklı çıkmışlardı.) Ağlayan suratı izin verse altından şaşkın ifadesi de görülebilecekti. [Ama bunu sadece onun neler yaptığını bilen ben görebildim. Selam :)]

–         Neden ağlıyorsun aşkım? Korkutuyorsun beni! Noldu?

Yakup neler olduğunu bilmediği için tıpkı ortaokul senelerinde, yaramaz bir öğrenciyken hocaların, “bilemesin de şuna bir kızayım” sualleriyle karşılaştığı zamanki suratına büründü. Artık bağıra çağıra ağlıyordu.  Karısı da ağlamak üzereydi. Onu teskin etmek istedi ilk. Bilmiyordu ne olduğunu ama anlatmaya çalışması lazımdı. Başım ağrıyor diyemeyen bir bebeği o zaman anladı işte.

–         Aşkım, neler olduğunu bilmiyorum. Ama sen sakin ol, ben hemen bir doktora görüneyim.  Korkma oldu mu? Suratımı kontrol edemiyorum. Gülüyorum kahkaha atıyor, hıçkıra hıçkıra gülüyor. Üzülüyorum, bardaktan boşalırcasına ağlıyor. Somurtuyorum, suratım annemin bile tanıyamayacağı bir hale bürünüyor. Normal olmaya çalıştığım zamanlar en son surat hiç değişmiyor. Ve kızıyorum, kıpkırmızı oluyor. Ben doktora gidiyorum.

Karısı evet demek zorunda olduğu bu soruya sadece evet manasında kafa sallayarak ve bir taraftan ağlayarak cevap verdi. Evlendiği adam ilk günden “bozulmuştu”. İşin kötüsü üreticilerinden erkek olan ölüydü. Mecbur, “git” dedi.  “Git ve iyileştir şu suratı.”

Doktor orta direk Türk ailesinin gittiği sıradan bir devlet hastanesi doktoruydu. Televizyon dizilerimizdeki yalıdan indim, köşke bindim hayatı kendi hayatıymışçasına derin bir hayal gücüne sahip Türk halkının kendine geldiği noktalardan sadece biri; hastane. Şimdi okuyucu, sabah sabah “martininizi nasıl alırdınız­?” şeklinde bir soru soran ve ortalama insanımızdan daha karizmatik bir görünüşe ve daha yüksek bir aylık gelire sahip bir uşak çalıştırmıyorsanız, kendinize gelin ve okumaya bu şuurla devam edin. Sıradan Türk doktorları, check up yaptırıp, tüm derslerden kalmış bir öğrenci gibi her tarafınız arızalı da olsa size maksimum on dakika ayırıp sizi tedavi ederler. O yüzden uzay çağını yakalama uğraşında ve vakit kaybına tahammülü olmayan yurdum insanı kendini Türk hekimlere emanet eder. Doktor genellemelerimizden biraz daha hızlıydı. Yakup’un ağlayan suratına içten içe gülerek tam 1 dakika 32 saniye sonra konuştu.

–         Yüz felci. Ama tanımlanmamış bir türü olsa gerek. Normalde hiçbir mimiğinizin çalışmaması gerekliydi. Açıkçası bunun tıp literatüründe bir adı yok. Sizi üniversite hastanesine sevk ediyorum, bir taraftan da yazdığım ilaçlara başlayın. Sıradaki!

İşte bu an asıl sonucun ortaya çıktığı andı. Ama habersiz Yakup üniversite hastanesine, laboratuvarlarına ve gerekli gereksiz bir sürü teste bel bağladı.  Sonunda aynı sonuç çıktı. Yüz felci, ve tanımlanamamış bir türü, ayrıca kesin bir tedavisi yok. İlk doktorun 92 saniyede koyduğu teşhis ve süreye müdahil zaman içerisinde yazdığı reçete aynen geçerliydi. Gerisin geri eve yollandı. Ağlamayı özlemiş gibi kendini kanırta kanırta ağlayarak.

Karısı bu duruma bir anlam veremedi. Gözleri dalgın, suratı ifadesizdi. Sanki kocasına nazire yaparcasına uyanık iken rüya görüyor bir haldeydi suratı. Fakat bu rüya uyandırıldığında asla bir şey hatırlanmayan rüyalardandır. Kocası Yakup üçüncü kez Nimet diyordu. Ve bu kez suratı kan gibi kıpkırmızı olmuştu. Ayrıca bu  kan külçesinin, sanki tokat yemiş de parmak izleri acısı utanca karışıyormuşçasına dışarıdan okunduğunun farkındaydı.

–         Nimet diyoruum. Baksanaa!

–         Noldu canım? Neyin varmış? İyileşecek değil mi? Hep böyle kalmayacaksın değil mi?…..

Kadınları, Nimet’e pek bahsetmediği eski kız arkadaşlarından tanırdı. Ve eski kız arkadaşlarla ilgili olaylar zamanla nasıl şerre yorulursa aynı şey Yakup için de geçerliydi. Bu soru sorma çabukluğu hayra alamet değildi. Aklına evlenmesini mantıksız gösteren bir bilgiçlik taslayıcısının sözleri geldi; “Evlenmek insanın kendiyle ikileşmesini meneder, büsbütün yalnız bırakır.” Haklı mıydı ne? Hayatının geri kalanını bir imza ile mort gage olarak yoluna harcadığı kadın, değil ayrı telden çalmak, arabesk ruhuna tekno karıştırıyordu. Soruların hızı ise resmen rap idi. Popun tuzağına düşmüştü. Onu kurtarsa kurtarsa suratını düzeltecek sert bir kaya (rock) düzeltebilirdi.

“Aşkım suratsızlık hastalığına yakalanmışım. Artık her şeyi uçlarda yaşayacağım. Sen tebessüm ederken ben kahkaha atacağım. Sen somurturken ben suratımı kuşa benzetmeye çalışıyormuşum gibi gelecek sana. Nasıl kahkaha atacağım bu suratla hiçbir fikrim yok. Yani gülerken zaten kahkaha attığıma göre n’aparım bilmiyorum. Zaten o kadar gülünecek ne bulacaksam bu hastalığımla.”

Sabahtan beri o test senin bu ölçüm benim gezen Yakup uyumak istiyordu. Karısına söyleyip yattı. Karısı da, hüzün nasıl insanı ezdiğinde yorar ise bu cümleyi literatüre kazandırmak en çok ona yakışırmışçasına yorgundu. Yattılar. Karısı hafif ıslık sesine benzer bir sesle uyurken; Yakup, normalde hafif kaşlarını çatık uyuduğundan mütevellit, sanki ana avrat küfrediyorken bir fotoğraf çekilmiş, o fotoğrafın gözleri kapalı çıkmış gibi uyuyordu. Sabah kimse bu kadar sinirli bir insanı uyandıramazdı eminim. Neyse ki kendisi kalktı.

Felaketi duyan yeni annesi hemen cinci hoca Halim’e haber vermişti. Cinci hoca iki adet cinini yollayıp akşamki konuşmayı ve Yakup’un halini detaylarıyla öğrendikten sonra olayı iki defa dinledi cinlerinden. Tabii ki sağlam bir intiba ve sarsılmaz bir güven kazanmak istiyordu. Galiba bu enteresan mesleği seçmesinin tek nedeni de buydu. Sabah annesinin zoruyla ve isteksizce Halim Hoca’nın yanına giden Yakup, hocanın dün gece çaldığı bilgilerden bir kaç damla sunmasıyla sakinleşti. Güveniyordu bu ne olduğunu iyi tahmin eden adama.

Hoca, işi birkaç dakikada bitirdiğinde yeteri kadar para alamadığı için birkaç dakika kafasını bu hikaye için bile garip kaçacak bazı yerlerde dolandırırken; ağzı, ezberlenmiş ve sadece hareketten ibaret olan, bir şeyler okuyor görüntüsündeydi. Hoca cevabı çoktan cinden almıştı ve cevap ne kadar garip olursa olsun hiç düşünmeden, aynı cinin naklettiği gibi naklederdi hastasına.”Normal surat maskeni düşürmüşsün. Onu bir gün bir gece çırılçıplak bir biçimde büyükçe bir ormanda durursan tekrar kazanabilirsin”

Bu kadar saçma bir şeyi Hoca söylediğinden, Yakup duyduğundan hayretler içerisindeydi. Hoca eski dost cinini desteklemek için araya zararsız birkaç iş daha soktu, bu işlere onunla ilgili bildiği ayrıntıları gösterecek ayrıntılarla beraber. Yakup tav oldu. Zaten insanın başına iyi veya kötü ne gelirse şu tav olmaktan gelmiyor muydu?

Karısı ve kardeşi onu bir arabayla Belgrat Ormanı’na bıraktıktan sonra, “Yarın tam şu dakikadan bir saat sonra burada oluruz. Giyinik gel.” demişlerdi. Sonra da “Allah şifa versin.”

Suratında öyle bir ifade vardı ki anlatılmaz. Eşi benzeri yok. Nasıl bir ressam bir şeyi nakletmek için bir çiziktirik atar da sonra insanlar açıklamasız resme açıklama kılıfları uydururlarsa biz de sinirliden sevinçliye, sakinden korku doluya geniş bir skalada manalar yükleyebilirdik o ifadeye. Yoksa aslen anlatılamaz diye bir şey yoktur. Yeni bir kelime türetirsin ve anlatıverirsin. O yüzden, Yakup mıskayordu diyebiliriz. İçin için mıskayordu ve bu duyguyu daha önce yaşamamış olmanın verdiği hisle az önce çıkarıp bir ağacın dibine koyduğu elbiseleri birbirine bağlamakla meşguldü. Halim Hoca bu bağlama işini çok iyi uydurduğunu düşünmüştü ama Yakup acil bir durum olursa bağları çözmekle harcayacağı zamanı hayıflanma olarak mıskamasına dahil etmişti.

Nihayet gece oldu. Gece olmadan sabah olmayacağı için geceyle acilen yüzleşmek istiyordu Yakup. Ayakkabılarını eşyalarına ne olur ne olmaz diye bağlamamıştı ve duyduğu uluma sesi bağlamamış olmasına şükrettirdi. Tam da “kurtlar falan var mıdır acaba İstanbul’da da” diye iç geçirirken bu ulumayı duymasıyla bir kahkaha attı tebessüm etmeye çalışmasıyla. İyi ki ayı falan geçirmemişim diye iç geçirirken, arada ayıyı da içinden geçirdi ve bir ayı kükremesi duydu. Ve oldukça yakından geliyordu. Gerim gerim gerildi, tirim tirim titremeye başladı, gözlerinden akan yaş, sağanak yağmurun arabadaki görüşü kapatması gibi görmesini engelliyordu. Bir ara belli belirsiz ayıyı seçti. Ayakkabılarını giymeye koyuldu. Bütün bağcıkları ayrılmış converse getirdiğine bir küfür savurdu. Ayakkabıları kıyafete bağlamamaya karar verdiğinde neden bağcıkları takmamıştı ki! Bir taraftan silecek gibi kullandığı elleriyle görüşünü düzeltiyor, elindeki gözyaşları ve kalbindeki heyecan bağcıkları takma süresini  iki üç katına çıkarıyor, ayının sesi yaklaşıyor, kalbinin ve ağlamasının sesi sanki ayı kükremesini bastırmaya çalışırcasına artıyordu. Bağcıklarını bağladı ve koşmaya başladı. Boş viteste yokuş inen araba gibi iniyordu aşağı doğru. Arada silecekleri çalıştırıp zifiri karanlığı bir damlacığın içinden görmemek için dengesini tehlikeye atıyordu ama ses azalmıştı. Sakinleşti biraz. Koşuyordu ama heyecanı azaldı.

O yaramaz ortaokul günlerinden birinde okuldan kaçarken, duvarı bin bir çabayla atladıktan sonra müdür yardımcısıyla karşılaşmasını, bu halin yaşayabileceği en uç örneği olmadığını anladı ayıya arkadan çarpıp, ayının yere düşmesine neden olurken. Artık yapacak bir şey yoktu. Ayılar insanlardan hızlı koşar, yüzer, tırmanır ve üstüne üstlük bir okçu kadar isabetli taş atabilirlerdi. O da yapabileceği en son numarayı denemeye karar verdi. Suratı gözükmesin diye yüzüstü yattı ve ölü taklidi yapmaya başladı.

Suratı, sergüzeşt bir biçimde kendi bağımsızlığını ilan etmişçesine şekilden şekle bürünüyor, Yakup bu şekilleri ayı görmesin diye kafasını yağmursuzluktan kurumuş toprağa sokmaya uğraşıyordu. Arada yağmur neden yağmıyor diye iç geçirmiş olmalı ki birden yağmur başladı. Yağmur sırtına değdikçe bir ürperme geliyor, ayı etrafında dönerken ara ara burnunu yaklaştırıp, çıplak kıçını kokladıkça ürperme ikiye çıkıyordu. Birden az önceki ulumalarını duyduğu kurtların sesini yanı başında hissetti. Ürperme üç etti. Suratı sergüzeştin ne pusulası, ne haritası vardır modundan çıkıp, susamış sergüzeşt gibi ağlamaya başladı. Bir taraftan ağzına ıslanmış toprak doldurarak ağlama sesinin az duyulmasına uğraşıyor, bir taraftan da daha önce neden etmedim ben bunları diye hayıflandığı dualar ediyordu. Sebebi belirsiz bir ürperme daha ve etti dört! Saymamaya karar verdi. Sanki istatistikî tablolarını mı çıkaracaktı? Şimdi hayatta ilk yapması gereken şey ölmemekti. Ama nu yağmurda şampuan da olsa süper olurdu gerçekten.

Ayı sanki kurtlara “eleman benimdir” demişti de onlar da “o zaman kusura bakma abi” demişlercesine, kurtların uluması azalarak bitti. Onlar gidene kadar yarı korkudan, yarı da “ayı yokken şu çişimi yapayım” düşüncesinden, iki defa altını ıslattı. Yağmur daha hızlı yağsın da şunun kokusu gitsin diye iç geçirirken yağmur kovayla dökülür gibi yağmaya başladı. Ayı “eeeah, yeter beaa” dercesine kükredi. Yakup ayının aynen böyle dediğine yemin edebilirdi.

Nihayet ayı hamlesine karar vermişti. Formula 1 pilotları gibi etrafında onlarca tur atıp düşünmeyi bitirmiş, Yakup’u yüz üstüden sırtüstü hale çevirmişti. Yakup artık korkmayı kesip, bakalım ne olacak haline geldi ve ölü olmadığını anlayan ayıya bir bakmaya karar verdi. Ayı gülüyordu. Evet, gözlerinde yağmurun azar azar attığı su damlacıkları hariç görüşü engelleyici bir şey yoktu ve apaçık gülüyordu ayı. Gülen ayı olur mu diye düşündü, inek oluyor da ayı neden olmuyor dedi beyni ona. Üstelik süper taş atardı bu ayı denilen harikulade hayvan. Tırnakları bu kadar uzun olmasa gerçekten harikulade olabilirdi. Bir de şu anda onu yeme ihtimali olmasa… Harikuladeden aşağı bir yere koydu ayıyı gözünde. Harika mesela.

Ayı, elindeki kocaman bir maskeyi Yakup’un suratına taktı. Yakup şimdi işeyen bir insan gibi ifadesiz ayıya bakıyordu. İfadesi düzelmişti ve gerçekten işiyordu. Artık muhtemelen yemeyecek beni diye düşünüyordu.  Maske bebeklere giydirilen kıyafetlerin suratı da kaplayanlarından biriymişçesine saydam bir kaplamayla tüm vücudu kaplayan modeldendi. Biraz da sıkıyordu sanki. Bir büyük bedenini istemeyi düşündü. Sonra Converse ayakkabısını düşündü. Tipi iyi ama rahat değil dedi kendi kendisine. Bu ayı da tam tersiydi. Tipi iyi değil ama çok rahat bir ayıydı karşısındaki. Maske insan vücudunu streç film gibi kapsayacak cinstendi sanki. Boğulmam inşallah diye iç geçirerek hareketsiz kalmaya devam etti Yakup. Boğulmadı. Ayakkabılarını ısırarak çıkartan ayı, bir ara sinirlenerek,  tıpkı “Bu ne bea!” dercesine kükremiş, Yakup’un aklını başından almıştı. Maskenin bir ucunu ayağına da takarken ayakkabılara sinirinden, az kalsın bacağını kırıyordu Yakup’un. Sonra bitti işi ayının. Bitti ki gitti.

Sabah oldu yavaş yavaş.  Hava kontrast ayarıyla oynanıyormuşçasına aşama aşama aydınlandı. Korkuları karanlıkla beraber kalmayı yeğledi Yakup’un. Sabahları normal zamanda işe gitme saati geldiğinde hiç korkusu kalmamıştı ve evdekilere ne hikaye uydursam sorunsalı ile ilgili kafasını mesai yaptırıyordu. Aslında aynen hepsini anlatabilirdi ama üç defa altını ıslatmasını atlamalıydı. Zaten ifadesiz bir surata sahip olamamak yeterince deliceyken, maskesiz yaşayabilen bir insan yeterince deliceyken, bu hikayeler vız gelir, tırıs giderdi onlara. Hoş, gerçek olmaları hiçbir gerçeklik katmıyordu ormanın dışında yaşayan 21. yüzyıl insanlarına. Elbiselerini, eve gidecek son trene yetişmeye çalışan bir striptizci gibi hızla giydi. Donuk bir ifadeye büründü, yapabiliyordu. Sırıtmaya çalıştı, o da oldu. Kahkaha atmaya uğraştı, yapamadı. Ya kahkaha atılacak kadar komik yeni bir şey düşünemiyordu, ya da maske biraz gevşeyene kadar yakın zamana kadar yapıyor olmaktan utandığı radikal mimikleri yapamayacaktı. Olsundu, uçsuz bir hayat yaşanabilirdi ama ya ortasız olmazdı. Uzayın dünyadan yüzbin ışık yılı uzağındaki bir noktasına meteor çarptığında bu yüzden önemsizdi. Ortada biz vardık. Hayatın merkezinde olduğuna emin olan insanoğlu ve insankızı.

Araba geldi, karısı sevinçten beleş gülücükler saçıyordu, o ise tebessüm ederek normal ifadeyi bir elinde tutarcasına gülüyordu. Kardeşi ise hem sevinçten, hem de ağabeyinin penyesini ters giymiş olmasından dolayı gülüyordu.  Tıpkı mutlu sonun tanımı gibiydi. Ama karısının ne kadar suratsız olduğunu bu günde, önem verilen günün 443. gün-ü devriyesinde görebilmişti.

Yaşlı ve donuk benizli adam maziyi aklından böyle geçirip yazarken aynı kütüphanede çalışan arkadaşı yanına geldi. Suratını asıp öğüt verircesine bir tonlamayla konuştu:

–         Bu ne ifadesiz bir surat Yakup!

–         Çok şükür! Çok şükür!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir