Ruhum Gökyüzüdür

Ruhum gökyüzüdür. Bu gece gök bulutlu… Kar bıraktı tüm gece şimdi de şehrin gece lambası aydınlatmış ya sokakları, sanki bir ustanın fırçasından çıkmış gibi tupturuncu.

Akşam seni evine bıraktıktan sonra iyice sarıldım montuma sıcaklığın(m)ı koruyabilmek için. Aynı kalmadı, Boğaz’dan gelen soğuğu iliklerimde hissettim hemen tabii ki; ama bir müddet olsun sıcaklığımızı muhafaza edebildim. Ne iyi etmişsin de atıvermişsin boynuma o beyaz atkıyı… Kokun benimle şimdi ve boynum bir melek tarafından korunmakta adeta. Gülümsüyorum. Mutlu oluyorum seni düşündükçe. Bir yandan da garip bir düşünce var zihnimde, “bu soğukta, bu gülünç ifadeyle donar kalırsam, ne düşünür sabah beni görenler?” diye.

Biliyor musun, zor geldi bu defa seni bırakmak. Gitmeyi hiç istemedim kapınızın önünden. Hani hep zor gelmiştir; fakat bu defa seni öyle öksürük nöbetlerin arasında bir başına bırakmak içimi acıttı resmen. Hastalanmana sebep olduğumu düşündüm durdum. Ben olmasam, sokaklarda koşturup bütün gün bünyeni yormayacaktın. Hasassın… Narinsin ve şimdi benim yüzümden hastasın…

Nasıl da caniymişim ki seni takıp gündüz vakti peşime, sanki Suriçi’nin esnafını uyandırmayı görev edinmişiz gibi, yana yakıla o tabloyu arattım. Tamam, sen de gördükten sonra hak verdin bana, biliyorum. Evimizin ilk tablosu olması adına çok doğru bir seçim yaptığımı söyledin durdun, resmedilen Akşam Şehri’ni görünce. Ama hava soğuktu işte. Sabahın o saatinde çıkmamız şart değildi. Önceki akşam da iftara dayınlar geliyor diye pek hırpalamıştın kendini üstelik. O gün olması da gerekmiyordu hatta. Daha düşünceli olmam gerekirdi. Düşünemedim. Düşünmeliydim.

Şu curcuna, şu telaş; heyecanımı, hevesimi köreltmesin diye resmen çırpınıyorum. Hani gerçekten çok merak ediyorum annemin seni ilk gördüğünde vereceği tepkiyi. Sürekli bahsediyorum senden, her telefonda. Artık seni benim kadar tanıyor neredeyse. Benim kadar tanıyamaz tabii canım da, lafın gelişi. Hani derler ya, gıyabında, öyle işte. He he he. Az kaldı. Çok az kaldı. Bu haftasonu uçağımız kalkıyor. Allah izin verirse, Arife Günü Ankara’dayız. Babam da orada olabilseydi keşke. Tanısan nasıl da severdin. Zeki adamdı, kendi kendine Rusça öğrenmiş de bize hiç renk vermemiş. Bir gün bir kokteylde Rus gazetecinin biriyle konuşmuştu da hepimizin ağzı açık kalmıştı. Öyle bir adamdı o da. Sanırım istemedi benim de gazeteci olmamı ama ben memnunum hayatımdan. Kendi yolumdan gideceğim diye onca yıl uğraştım ve hiç yılmadan çabaladım. Sanıyorum ki daha şimdi şimdi taşıdığım soyisminin önüne geçer oldu bizim gazetede adım. Nerden daldım bu düşüncelere, bilmem. Heyecandan akıl mantık namına hiçbir şey kalmayacak diye korkar oldum. İlk defa Bayram’a misafir olarak bir melek gelecek evime, annemin elini öpmeye. Umarım iyileşirsin yola çıkmadan evvel. Daha da kötüleşirsen de gidemezsek kadıncağız kahrolur üzüntüsünden. Evhamlıdır da biraz. Aklıma gelmişken, seni yarın bir doktora götürsem iyi olacak.

Az bir yol kaldı evime. Şu köşeyi de döndükten sonra iki üç dakika kadar daha bir yol kalıyor. İyi ki sana yakın oturuyorum yoksa hepten zor olurdu yokluğuna katlanmak. Gerçi böyle de arada sırada gecenin bir yarısı sırf senin pencerenin önünden geçmek için yola koyulduğum sırada, yan komşumun kızları görüyorlar beni ve kıkırdama seslerini ta sokaktan duyuyorum. Utanmak nedir, bilmiyorum yine de. Bir ses bana, “senle ister alay etsinler, ister ağıt yaksınlar; sen doğru yoldasın, kendi yolundasın”, diyor. O sese güvenmek istiyorum. Sis kaplamış her bir yanı… İlk kar yolları hafif hafif örtüyor. Seni hasta eden de bu karın soğuğuydu zahir. Hani şu bize hep Balkanlar’dan gelen.  Birkaç güne bir şeyin kalmaz diye tahmin ediyorum. Ya da öyle umuyorum, bilemiyorum. Kapıyı kilitleyip yatmıştır Salih bu saatte herhalde. Geç olmuş epey. Nasıl da geçivermiş zaman! Nasıl da geçivermiş onca zaman? Durmadan hareket eden bir saat gibi, tıkır tıkır tıkır…

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir