O’na yazılmış mektup.

Merhaba Merve,

Teknolojiye isyan niteliğinde görürdüm mektuplaşmayı. Bu nedenden kolaylıkla mektup yazma fikrine aşina olmuştum. Şimdi sana teknolojinin avdet edişi gibi bir cevap yazıyor olmak eğlenceli. Zaten beklenmedik bir yerden çıkan bu tarz şeyleri hep eğlenceli bulmuşuzdur. Misal, çocuklarla oynanan “ceee” oyunu. Ceeee!

Evveli kelamda, kalemin gücünden bahsetmek isterim. Kalemin, bizi karanlık koridorlardan tut da, içine karadelik gibi çeken huzur bulutlarına;  sapsarı çöl sıcağından, buz mavisi donmuşluklara;  tarifi kelimelerden başka bir biçimde anlatılamamış yalnızlıklardan, ictimasında herkesin buluştuğu fikirlere; kelamın gölgesinde kalan bu ziyafet sofrasında sana sesleniyor olmaktan dolayı mutluyum, şükran ihtiyacı içerisindeyim. Bu gücün bizi çepeçevre kucakladığı her noktada olduğumda annemin ellerinde bir bebekmişim gibi güvende ve huşuda oluyorum. Senin halis dilinle buluştukları için olsa gerek, sevinçlerinden çok şey anlatmaya çalıştıkları kelimelerini sabırsızlıkla beklediğimi adetim dışı olacak ama, baştan belirteyim.

En son mektubum Bursa postanelerinden Samsun şehrimize kadar olan rotada bir yerlerde kayboldu galiba. Ben katlayış stilimden dolayı içerisinde şüphelenilebilinecek bir şeyler olmasından şüphelenmelerinden şüpheleniyorum. Bu kadar şüphe tüm mektuba yeter, yeter de artar bileJ Orada yazanları hatırlamıyorum açıkçası. Mektuplaştığım diğer iki arkadaşıma gönderdiklerimin fotokopilerini bana yollamalarını rica edeceğim bundan sonra. Madem ki teknoloji mektuplarımıza rekabet ediyor, ben de onu bu temiz emelime alet etmezsem onun gibi yanardöner olayım. Sana yolladığım mektubun bir adet fotokopisini de bu vesileyle isteyip, zaten kabarık olan ajandama eklenecek bir maddeden kurtulayım:)

Bu mektubumda nelerden bahsedeceğimi bilmiyorum açıkçası. Denizde safi zevk için yüzerken dibiyle de ilgilenen bir kıyafetsiz balıkadam gibi girdim bu yazma işine, ama birazdan bir tarafa kanalize olup dikkatimi celbeden noktaya çekeceğim kelamımın gücüyle gösterebildiklerimi. Şimdilik mavi yolculukta henüz denize hiç atlamamış birisi gibi heyecanımı saklıyorum.

Enerji ne güzel şey değil mi? Bir şeyler yapmak arzusu, girişkenlik, atılganlık… Dünya yaşanması zor bir yer olabilirdi bu sıfatları bünyesinde barındıran insanlar olmasa. Mesela babam girişkenlik yapıp da annemi tavlamaya çalışmasaydı (halamın bıyığı olurduya bağlayasım var, ama kendimi tutuyorum), şu anda mektup yazan bir ben olmayacaktı klavyede elleri olan. Kaderin çarklarıyla bir değişkeni çıkarttığında sadece 1-2 şey değişecekmiş gibi oynamak hep mantıklı gözükür ama gerçekten çok mantıksız aslen. Babaannemin xy genlerinden en küçük halama bir tane az gitmesi onu bıyıklı biri yapardı teknik olarak (bağladım ve mutluyum), ama ekonomistlerin “diğer her şey sabit” yanılgısı ve kolaycılığına kaçmak hayatı tümden anlamaya çalışan birisi için doğru yol değil. Enerjiden devam etmek gerekirse üzerinde ölü toprağı olan, eskilerin meyyiti müteharrik (hareket edebilen ölü) dedikleri arkadaşlarım, akrabalarım, zamanlarım oluyor. Sinirleniyorum. Yel değirmenlerine saldırmak gibi gelebilir bu sana, ama insanların tembellikleriyle sanki yenebilmek için şansım %50 imiş gibi savaşıyorum.  Gününün büyük kısmını malayani ile geçiren, kendisine ve etrafına faydası olmayan arkadaşlarımı dövesim geliyor, hakkım olmadığı halde. İşte olayın kopuş noktasına geldik, zaman zaman ben de çok enerjisiz oluyorum. Geçen Salı sabahı saat yedi sularında kalktım. Ama üzerimde öyle bir tembellik, öyle bir isteksizlik var, yatağa girip ölmek istiyorum oracıkta desem haklıyım. Sonra yatakta dönme sıralarında kafamda dönen düşüncelere biraz da olsa katılayım dedim, izlemeye başladım dönenleri. Konu kafamda geçmesine rağmen rüya gibi bir şey olsa gerek, irade ve motivasyon paradoksu oluştu. Uyandım hemen ve sonra unuttuğum için kendime küfrettiğim onlarca şeyden sonra koymayı akledebildiğim not defterine yazdım; irade motivasyon paradoksu. Buraya kısmetmiş.

İrade, işlerin bize kaldığı noktada yapma gücümüzü anlatıyor benim sözlüğümde. Motivasyon ise yöneltici iç ses. İlk bakışta aynı yönde iki doğru parçası gibi gözükse de, irdeleyince aralarındaki açının derecesi büyüdükçe büyüdü. Gönyem bozuldu, artık neresinde birisi ötekisinin anlayamıyorum, o yüzden paradoksal dedim gitti. Şöyle ki, motivasyonumuzun olması için ona götürecek bir irademiz olması lazım. Bazen ortamda dıştan gelen bir motivasyon olmasına rağmen iradenin yetersiz kaldığı noktalarda görebiliyoruz bu nüansı. Misal, kalkması için uğraşılan arkadaşın kalkmaması. Bazen de iradesi olan bir adamın motivasyon eksikliğinden irade kuvveti bir işe yaramıyor, misal yatakta dönen ben. Neyse, kafa karıştıran meselelere dalış çıkışımı yaptım. Biraz da normale dönelim.

Ünlü mektup mottomdur, mektupların “evvel mahsus selam eder, gözlerinde öperim” şeklinde başlaması. Başlamışım kabul et, ben de başlayayım muzari ve maziden.  Mektuplarda mevcut halden bahsetme ile devam edeyim ilkin. İstanbul’da olan iki kişinin mektuplaşması olduğu göz önüne alınırsa sana değişken ve alışıldık İstanbul havasından bahsetmem garip kaçabilir. Ama İstanbul’un görmediğini düşündüğüm ve beni etkilemiş bir bölümünden bahsedebilirim; Balat.

Balat’a iki hafta önce bir arkadaşımla onun bir işi dolayısıyla gittik. Eminönü’nden yürüyerek yarım saat, arabayla ise 10 dakika süren bir mesafede. Haliç’e bakan bir semt. Evleri birbiri üzerine yürümekte iken fotoğrafı çekilmiş kabadayılar gibi dipdibe. Sokaklarda güneşi mum ile arıyoruz bu darlıktan dolayı. Dar ve daral getiren sokaklar bir de yokuş; İspanyollar görse rampa kelimesinin yanına bir abartı kelimesi daha eklerler herhalde. Fener rum patrikhanesinin mimarisi o denli değişik olmasına rağmen sokaklardaki en basit bir evde bile örneklerine rastlanılabilecek o eşsiz eski İstanbul dokusu dikkatleri oradan kendisine çekmeyi biliyor. Biraz fotoğraf çektik, sokaklardaki fotoğrafçılara katıldık, orada burada yürürken kendimizi Fatih Çarşamba’da bulduk. Etrafta biraz garip karşılandıysak da biz onlara alışınca onlar bize bakmıyormuş gibi geldi. Sonrasında ise tahta bir geniş kapıyla dış dünya ile bağlantısı kesilmeye çalışılmış, terkedilmiş ama canlı renkleri gözönüne alınırsa bir film seti için özel olarak tasarlanmış gibi duran bir evin yoluyla kesişti yolumuz.  Resimlerini seninle de paylaşacağım ayrıyeten, ama burada da bir tane yolluyorum.

Umarım sen de görürsün bu güzel yerleri. Dünya hızla değiştiği için, “Aah, nerede o eski İstanbul!” diyen sıkıcı yaşlılardan olup, üzerinde plazalar dikilen Balat adlı yerde doku ile ilgili bahsettiğim şeyleri görememe ihtimalin beni korkutuyor. Sanki birazdan unutulacak bir rüya gibi. Ama Melih Cevdet anlatmış ya,

… Vapura bindiğimi görenler,

Kabil değil inkar edemezler yaşadığımı.

Sen de git, gör. İnkar edildiğinde o doku, şahidim ol.

Zaman iyi bir hoca. Tek kusuru öğrencilerine birazcık hoyratça davranıyor olması, hatta ölümlerinde rolü var desem abartmış veya haksız suçlama yöneltmiş olmam. İyi de bir ilaç, bu öldürücü özelliği ile çelişecek biçimde de gözükse. Hayatı olgu olgu ayırıp her birine kendi yorumumu getirip sanal gerçekliğimi sana yaşatma çabam mektup gibi nisbeten kısa bir türde olacak iş değil, ama anlatabilmem için, kelamın sihrini hakkıyla kullanabilmem için zamana bulaşmam lazım. Burada birkaç hamle sonra kitleniyorum, saçmalamaya başlıoyorum. X ve y’ler kullanarak hayatın formulünü çözmek bu yüzden zor olsa gerek. İşte burada hayatın arbitrajı olan şiir çıkıyor sahneye. Şiiri işte bu yüzden seviyorum. Bir başkasının şiirinde o formüle giden yoldan bir manzara fotoğrafı görmek, zamanın benim vücudumun içerisinde bulunduğu noktadan daha fazlasına şamil olmak demek oluyor. Kendime bir soru soruyorum zamanla ilgili. O kadar istekli ki öğrenmeye cevabı, sanki arafta kalmak hiçbir ilgisi olmamak konuyla. Cehenneme de atılsa gitmek istiyor tecessüsüm. Cennette yıkanmak ihtimali o kadar davetkar ki, onu düşünmekten alıkoyacak bir güç yok. Zamanda kaybolmak şimdiye kadar bulduğum cevap. Zamanda kaybolup bir gün orta çağdan çıkmak, ertesi gün henüz yaşanmamış günlere selamün aleyküm demek. Ben deli değilim. Değilim MerveJ

Biliyorum, edebiyatla ilgilenenlerin bir memnuniyetsizliği var hayatla ilgili. Var ki yazıyoruz. Ama bu memnuniyetsizlik herkesteki gibi değil, o denli ki protest ruhumuzu aksiyon adamlarına çeviriyor, kızıp da bir şey yapamayan adamlardansa boksör kesiliyor. Çölde kalmış eskimo gibi karşılandığımız da oluyor böyle durumlarda. Ama çölde kaybolduysak ve eskimoysak, artık yeni yolumuzu çizmek zamanıdır. Bu yolda yardımların için teşekkürler. İçimizdeki bu doymaz bilmek canavarı ne kadar şiir yazarsak sustururuz, ondan nasıl tamamen kurtulup ruhumuzu dehlizlerinde kaybolunmayan bir hale sokarız bilmiyorum. Bu konuda değerli tavsiyelerini ve senin gidiş yolunu bekliyorum.

Mektubumu daha da uzatabilirdim, ama saatleri ayarlama enstitüsünün haftasonu aldığı kararlar yüzünden başımda dolaşan uyku memurları kulağımdan içeri sıcak rem salgısı dökmeden önce gidip yatsam, tüm kaslarımı gevşetip, bütün dertlerimi açık bir pencereden uçup gitmesi için serbest bıraksam iyi olacak.

Sağlıcakla kal.

Görüşmek üzere.

gökhan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir