Nergis

‘’Merhaba,

Nasılsın? Umarım her şey yolundadır hayatında. Son projende oldukça başarılı olmuşsun duyduğuma göre. Tebrik ederim.

Çok uzun zaman oldu görüşmeyeli. Bunca zaman sora sana yazmamın kötü bir niyeti yok inan. İçimden geldi yalnızca. Kendine iyi bak.

Zuhal. ‘’

İçinden gelmişmiş… İçinden… Zamanında bana ait bir parça bile kalmadığını söylediği bir yerden. İçinden… Dışımdan söylesem ya bunları… Böyle gözlerine baka baka… Gözleri… Görsem bir daha… Hayır görmesem… Alıştım. Alışmaya çalıştım. Unutmaya çalışmaya alıştım. Offf… Unuttum işte… Unuttum. Unuttum. Unuttum…

Tam da bu an, yani bu düşünceler zihninden akıp giderken, kahramanımız unutamadığının fazlasıyla farkındaydi aslında. Ancak bazen farkında olduklarımızı gizlemek daha dogru gözüktüğünden olsa gerek, ki esasında pek de bir şey görecek hali yokmuş gibiydi ama, her şey olağan halindeymiş gibi davranıyordu. Üzerindeki yeşil kazağın dirsek kısımlarında birikmiş tüyleri toparlıyordu bir yandan. Bir yandan da bükülü duran eliyle çenesini kaşıyordu. Sakalları çıkmıştı; bir ya da iki günlük. Eline değen sakalları birkaç gündür işi astığını anımsattı. Aynaya baktı. Kazağın boğaz kısmını düzeltti. Bugün son dedi. Bir keyif günü daha. Gülümsedi. Ve sabah okuduğu e-mail hala aklındayken, hızlı adımlarla önce banyodan sonra da evden çıkıverdi.

Onbeş yirmi dakika kadar, bir şeyler anımsamaya hazırlanan insanlara özgü o tedbirli hüzünle ve pek de telaşlı olmayan adımlarla yürüdü. Vapurdan yeni inmiş insan kalabalığına karıştığında tanıdık bir kokuyla aralandı hüznün perdesi; nergis kokusuyla.

Bir demet nergis vardı elinde, birkaç adım evvel alınmış. Çok güzel kokuyor bunlar demişti. Cümle hala havada asılıydı sanki, sanki bir cümle daha kurulsa üzerine, koku dağılacakmış gibi… Gülümsemişlerdi. Birbirlerinin gözlerine bakarak… Pek çok şey anlatır gibi hani, ama susarak. Öyle bir sessizlik anı işte nergis kokusunun taşıyıp şimdiye düşürdüğü. Ve Zuhal… 22-23 yaşlarında o zamanlar. Kumral saçları omuzlarına dökülüyor. Güzel, ela gözleri ışıl ışıl. Sütü bol katılmış kahve tonunda bir kazak var üzerinde. Ve sade, koyu kahve bir mont. Yanakları soğuktan kızarmış biraz. Ama yakışıyor işte. Her şey yakışıyordu zaten. Selim, şimdi düşününce farkediyor, her şeyin en güzel haliydi yaşanan.

Balona binelim mi diyor, yaramazlık yapmak isteyen çocuklara özgü bir neşeyle.

Bir kısmınız bilirsiniz belki, Kadiköy sahilinde, Beşiktaş İskelesi’nin hemen yanında kocaman sarı renkli bir balon vardır. İki yüz metre yüksekten İstanbul’u izleme fırsatı verir birkaç dakikalığına. İstanbul’un her hali bir başka güzel olduğundan gidip bir de ordan bakmak gerekir. Ki Selim’in ordan İstanbul’a bakmışlığı vardır. Hem de Zuhal’le birlikte. Hani şu ona nergis aldığı gün.

“Olur” diyor Selim. “Ama hava soğuk üşürsün belki.İstersen havalar ısınınca yapalım bunu. Ne dersin?”

“Ya hayır. Üşümeyiz. Şimdi binelim. Lütfen”

“Peki” diyor ve gülümsüyor. Yine vapurdan yeni inmiş insanlar. Çeyrek kala mıydı acaba yoksa çeyrek mi geçiyordu. Hatırlamıyor. Hızlıca yürüdüklerini anımsıyor. Bir anda kendilerini balonun önünde bulduklarını. İhtiyar yüzlü ama orta yaşlı bir amca duruyor görevli kabininde. Küçük, elektrikli sobanın ısısından olsa gerek camlar buğulanmış. Yavaş hareketlerle kapıyı aralayıp “Buyrun” diyor, sigaradan boğuklaşmış sesiyle. ”Balona binmek istiyoruz da biz” diyor Zuhal, istekli bir tonlamayla. “Hay hay” diyor amca. Buğulu camda asılı tarifeye bakıp cüzdanından para uzatıyor Selim. Balona geçiyorlar. Sanki bir anda balondalarmış gibi geliyor. Detaylar o kadar da belirgin değil nedense. Şimdi en çok anımsanan Zuhal’in varlığı.

“Tek misiniz? Arkadaşlarınız falan gelecek mi?“diye soruyor amca.

Hala aynı adam mı diye düşünüyor Selim. Benziyor gibi. Ama yaşlanmış sanki. E doğal tabii, yedi kış geçti üzerinden. Daha da kalınlaşmış sanki sesi. O adam galiba. Ya da değil… Ne fark eder ki…

“Evet yalnızım. Tek başıma bineceğim” diyor Selim ve hızlıca parayı uzatıyor. Para üstünü almadan, sabırsızca balona geçiyor.

“Üşüyor musun” diye soruyor Selim. “Yok” diyor Zuhal, ama Selim’e daha, çok sokuluyor.

İstanbul öyle güzel ki şimdi. Serin bir öğleden sonra. Hafif bir sis var Boğaz’ın üzerinde. Gemiler geçiyor. Ve martılar var etrafta. “Masal gibi” diyor Zuhal, “bu şehir masal gibi.”

“Sen de öylesin” diyor Selim. Biraz daha kızarıyor sanki Zuhal’in yanakları. Susuyorlar.

Bir sigara yakıyor Selim. Martılara bakıyor.

“Martı olsak keşke” diyor Zuhal. ”Şimdi bir anda boğaza bıraksak kendimizi ve boşlukta martılara dönüşsek… Ne güzel olur değil mi?”

“Bence bir çift kumru olalım”

Gülümsüyorlar. Ve sanki kendilerini boşluğa bırakıyorlar o dakikada, boğazın sularına. Aynı hayali, aynı masalı ve aynı boşluğu paylaşıyorlar. Bir çift kuş oluveriyorlar.

Ayrı yerlere göç ediyorlar.

Aynı hayali paylaşan ama ayrı yollara giden iki göçebe kuş oluyorlar zamanla.

Denize bakıyor Selim. Bir sigara daha yakıyor. Zamanında zamanın onlara yetmeyişini anımsıyor. Midesi yanıyor bir anda. Eski bir hastalığın nüksetmesi gibi. Bir özlem oturuyor sanki içine. Zuhal’in varlığını düşünüyor. Hayır hissediyor. Ve yokluğunu…

İki göçebe kuş gibi. Tek bedende sanki.

Balon iki yüz metre aşağıya iniyor. Selim sigarasını söndürüp merdivene yöneliyor.

Duruyor bir an. Derin bir nefes alıyor.

Unuttum işte. Unuttum. Unuttum…

Aslında unutmadığının fazlasıyla farkında kahramanımız. Ama işte bazen farkında olduklarımızı gizlemek daha doğru gözüktüğünden olsa gerek, yine her şey olağan halindeymiş gibi davranmaya devam ediyor. Elleri ceplerinde hızlı adımlarla yürümeye başlıyor.

Yine bir yerlere yetişmeye çalışan kalabalık. Vapurdan yeni inmiş insanlar. Saatine bakıyor Selim. Çeyrek geçiyor.

Nergis kokusu geliyor burnuna yine. Gülümsüyor.

“Eve gidince maili sileyim.” diyor.

Bu hikaye de burda, nergis kokusuyla, bitiyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir