Muska

Altmışlı yılların İzmir’inde, tabir-i caizse zehir gibi bir zekâya ve hiper hayal gücüne sahip bir çocukla, henüz on iki yaşındaki Sarp Sapmaz ile tanışmak Sadık Yemni’nin Muska eseri sayesinde nasip oluyor insana. Önce Yemni’yi, kendisinin de arzu ettiği şekilde söylemek gerekirse Sadık Abi’yi tanıyıp, ardından Sarp’ı tanımak insanın yüzünde bir gülümseme oluşturuyor. Orasına sonra geleceğim.

Muska, alışık olmadığımız, fakat özellikle okuduktan sonra eksikliğini hissetmeye başladığımız bir tür bizim için. Yabancı neşriyatın korku-fantezi romanlarıyla beslenmiş zihinler için tekdüzelikten sıyırıp enfes bir zihin açıcı ilaç niteliğinde. Henüz kitabın ilk sayfalarında, ardında tekinsizlikler sezilen bir ayna ile tanışırken biraz sonra başınıza gelecekleri tahmin bile edemiyorsunuz. Fizik profesörü Halit Bey’den birden bire Mecnun’a ve daha sonra tekrar Halit Bey’e geçişlerin temeli olan aynanın ilk oyunu sizi beklemekte olana karşı uyarıyor ve ister istemez “Bu kitabı yatmadan okumamalıyım” diye düşünüyorsunuz. Sonra ayna numarasını yapıyor ve 95.Sokak’ta buluyorsunuz kendinizi.

Muska’nın en güzel yönlerinden birisi, Sadık Abi’nin muhteşem anlatımı ile can bulan ve sizi de içine alan gerçeklikleri. Fantastik bir korku romanı olarak nitelendirilebilecek, ya da yazarının kendine has sözlüğünde bahsettiği gibi tekinsiz olarak anılacak bu kitapta gerçeklik ne derecede olabilir ki diye düşünebilirsiniz. Muska’yı muhteşem yapan işte tam olarak bu düşünceyi ters yüz etmesi. Cümleler zihninizde aktıkça o yılların İzmir’ini soluyor, karakterlerle beraber sokaklarda yürüyüp onlarla beraber sıcaklıyor, korkuyor, geriliyor ve gülüyorsunuz. Okuyucu hiçbir sahnede rahatsızlık verici şekilde mekâna ait olmayan şeylere denk gelmiyor. Uzun, yorucu tasvirler değil, mekânda olması gereken, oranın ruhunu yaşatacak dekorlar kısaca anlatılıyor ve gerisi zaten zihninizde, tam da gerçekte olduğu gibi canlanıveriyor.

Kitabı muhteşem kılan bir diğer özelliği ise karakterlerin her birinin diğerlerinden kesin çizgilerle ayrılması. Kitapta Çatlak Şadiye’den Cemile’ye, Zehra’dan Tahir’e kadar bütün karakterler kendileri. Kendileri diyorum çünkü birçok romanda farklı iki karakter birbirinin aynı kisvelere bürünür, kimin zihninden olaylara baktığınız pek bir anlam ifade etmez. Muska’da ise bu durum tam tersine. Çatlak Şadiye’nin duruma bakışı ile Sarp’ın bakışı arasındaki farklılıkları, zihinlerin birbirinden nasıl farklı çalıştığını, tepkileri vb… değerlendirdikçe her okuduğunuz karakterin başlı başına bir dünya olduğunu anlıyorsunuz. Tabi bir de karakterlerin birçoğunun gerçekte yaşamış insanların paralel evrendeki yansımaları olduğunu göz önünde bulundurursak okumak çok daha keyifli hale geliyor. Sadık Abi’yi tanıdıktan sonra Sarp’ı okumaktan kastım da tam olarak bundan dolayı. Yine de Sarp Sapmaz’ı okurken aklınızda Sadık Yemni’yi okuduğunuz değil Sarp’ı okuduğunuz gerçeği duruyor. Bu da başlı başına büyük bir başarı.

Romanın edebiyatımıza katkısı ise başka türlü… Batı romanlarını okumuş, zombilerin, intikam için yanıp tutuşan ruhların, vampirlerin geriliminden bir türlü kurtulamamış ve bu kült tekrarların sıkıntısına düşmüş okurlar için kendimizden olan unsurlarla bezenmiş bir gerilim, tam anlamıyla bir yeni dünya oluşturuyor Muska. Cinlerle, hayal dostlarıyla, perilerle, büyücü kadınlarla ve bir muskayla örülmüş, derin bir gerilimin içine dalıyorsunuz birden. Sarp ise, henüz öğrenmekte olduklarıyla başlarındaki büyük belayla mücadele etmek zorunda kalıyor.

Ya biz? Bize ise kitabın sayfalarını çevirdikten sonra, ışığı kapatmadan önce şöyle bir odamıza bakınıyoruz. Hiçbir şeyin kuytu köşelere saklanmadığından emin olunca kapanıyor ışıklar ve deliksiz olmayan bir uyku bekliyor bizi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir