Musiki

Klasik Türk Müziği veya Musikisi Üzerine Yüzeysel Bir Bakış:

Rast, muhayyer, segâh, çargâh, evc, nevâ… Bu kelimeler bugün birçok insan için anlam sahibi değiller. Hicaz yahut mahur ise birtakım çağrışımlar yapmaya daha müsait olan makamlar arasında.

Aslına bakılırsa bu makamların yanı sıra ısfahan, kürdîlihicazkâr gibi daha yüzlerce makama daha sahip olan engin, hatta bir bakış açısıyla sonsuz bir müzik kültürünün sahip olduğu mirasın farkında olmayan çocuklarındanız bizler. “Şu şeyleri mi dinliyorsun?” tepkilerine maruz kalmış olanlarımız içten içe yaşadıkları acı ve acıma duygularını kim bilir kaç kez bastırmıştır? Elbette bir zevk unsuru olan müziğe kimsenin karışmaması birazdan bahsedeceklerimden farklı bir konudur o ayrı.

Diyelim bir gün fasıl dinlemek için toplandınız arkadaşlarınızla. Bunu yapmışsanız ya rakı masasında muhabbet çekmiştir ilginizi, ya da o muhabbete eşlik eden müzikler. Bu yüzden dinlediklerinize kayıtsız kalmanız aslında mümkün değildir. Kemanların telleri gıcırdamaya başlar ve dökülür nameler: “Yine bir gülnihal aldı bu gönlümü…” Bu güzide eser rast makamındandır ve o masada oturanların yalnızca bir kaçı bilmektedir bu durumu. Hemen ardından “Unutulmuş birer birer eski dostlar…” söylenir. Bu eser de rast makamındadır, çünkü makamdan makama geçişler öyle pat diye olmamaktadır. Şarkı biter, udi eline alır sazını ve makamın değiştiğini bildiren bir geçki çalar. Amaç az önceki rast makamını sonlandırmak ve sıradaki makama aşinalık sağlamaktır. Böylece kulaklar yeni gelecek makamdan rahatsızlık duymayacaktır. Masadakiler, özellikle meraklılar şarkılara eşlik ededursun taksimler, geçkiler arasında koca bir kültür tanımlanamadan akar, gider…

Sene 1926’da klasik Türk musikisi olarak bilinen, kuralları tam olarak belli olmasa bile zevk ile icra edilen müziğin eğitimine son verilir. Amaç batılılaşmak olduğundan, bu tarihten sonra müzik eğitimleri batılı usule göre yapılacaktır. Bundan birkaç sene sonra radyolarda da klasik Türk müziği çalınması yasaklanınca herkesin dilinde dolanan “Olmaz ilaç” gibi eserler yitmeye başlar.

Osmanlı Devleti döneminde devletin her kesiminde yer almış olan sanatçılar artık solmaktadır. Haliyle uşşak, acemaşiran, dügah gibi makamlar da onlarla beraber yitip gitmeye başlamıştır. Bugün, ancak TRT radyolarından dinleyebildiğimiz birtakım eserler bu kültürün son ürünleri olma özelliğine sahipler. Oysa Cumhuriyet’in ilanına geldiğimiz dönemde altı yüzün üzerinde kulağa hoş gelen makama sahip olan bir müzik kültürü taşımaktayızdır. Makamlar birbirine karıldıkça da bu sayı artmaktadır.

Bu sebeple “Şunu mu dinliyorsun?” sorusunun muhatabı olmak acı, acı olduğu kadar da insafsızdır. Engin bir deryanın nadide eselerini dinlemek yüz buruşturulacak bir durum halini almıştır günümüzde. Oysa bu zevk meselesinin daha da ötesinde solup gitmemesi gereken bir kültüre sahip çıkmak yatmaktadır bu dinleyişlerin ardında.

Unutmadan, klasik müzik denince en bilinen eserlerden olan “Gül yüzünde göreli…” murabbasının güftesi Fatih Sultan Mehmet’in veziri Ahmet Paşa’ya aittir. Günümüzde bürokratlar içerisinde bu denli muhteşem eserler vermeyi bırakın bir enstrüman çalmayı bilenlerin sayısı bile küçümsenecek bir azlıkta görünüyor.

Hamiş: Osmanlı Devleti döneminde aşk acısı çekenlere acılarının dinmesi için Neva eserler dinletilirdi. Aynı şekilde akıl hastanelerinde de zihni sakinleştirmesi için Segâh eserler çalınmaktaydı. Bir de, İslam peygamberi Hz. Muhammed çargâh makamında terennüm ettiğindendir ki bestekârlar bu makamda eser vermemeye çabalarlar. Bütün amaç ise kendisine duyulan saygıyı göstermektir. Bu denli düşünceli ve engin bir kültür karşısında ancak sus olup eğilmek mümkün…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir