Mübalağa

Türk Edebiyatında Hüsn-ü Talil ve Mübalağa;

Felekler yandı ahımdan, muradım şemi yanmaz mı?

Fuzuli

İki sayılık hareketli görsellikten sıyrılarak bu sefer daha durağan, fakat hayal gücünü çalıştıran, beyni daha çok yoran bir deryaya, edebiyata adım atmış bulunuyorum. Günümüz edebiyatının parlayan yıldızlarından birisi büyülü gerçeklik olarak adlandırılan, neredeyse damaklarda masalımsı bir tat bırakan bir yazın türü. Öykü ve romanlarda daha sık karşılaştığımız bu türün en önemli unsuru da aslına bakarsanız mübalağa sanatından geçiyor.

Yeni nesil örnekler içerisinde en gözde olan yazar İhsan Oktay Anar olarak karşımıza çıkıyor. Yazarın Amat, Kitab-ül Hiyel, Puslu Kıtalar Atlası, Efrasiyab’ın Hikayeleri ve Suskunlar adında beş kitabı var. Bu kitapların bir özelliği batı romancılığında bulunan, İncil’den öyküleri kendi hikayelerinin içerisine yoğurma yöntemini uyguluyor olmaları. Türk Edebiyatı için bu unsur Kuran’da geçen öykülerin işlenmesiyle belki de ilk defa karşımıza çıkıyor. Fakat gelin görün ki bu kitapların her birinde bizleri asıl büyüleyen şey eski bir dost oluyor: Mübalağa…

Aslına bakılırsa mübalağa sanatının çok tanındık bir uygulayıcısı İhsan Oktay’dan yıllar önce damağımıza bu tadı bırakmak için kolları sıvamış. Daha en baştan, şefahat diyeceği yere seyahat dediği masalıyla bizleri sanatının içine alan Evliya Çelebi abartının en muhteşem ustalarından birisi. Rivayet odur ki Erzurum’da damdan dama atlayan bir kedi soğuktan donmuş, “sözde yaz” gelip de buzları çözülünce de miyavlayıp yere düşmüş. Bizlere elbette bu öyküyü anlatan Evliya Çelebi bunu Erzen-i Rum halkından duyduğu gibi bir yöntem kullanıyor, benimse şahsi kanaatim yöre kışlarının çetinliğini anlatmak için bu rivayeti uydurduğu yönünde. Erzurum’dan bahsettiği bölümün sonunda mezarı seksen adım gelen bir zattan da bahsettiğini bildirmek isterim.

Elbette mübalağa sanatı bununla da kalmıyor, divan edebiyatında her bir eserin her bir beytinde mübalağa vardır dersem çok da mübalağa etmiş olmam. Yazının girişinde bulunan “Felekler yandı ahımdan” bölümü tek bir ah ile gökleri aleve vermek olarak düşünülebilir. Başlı başına, atmosferin yanması gibi bir abartı söz konusu olarak görülebilir, fakat gelin görün ki işin arka planında bambaşka bir sanat söz konusudur. Başlı başına mübalağa sanatını özünde barındıran hüsn-ü talilden bahsediyorum. Beytimizin sahibi Fuzuli’nin feleklerden kastı atmosferden öte tahminim odur ki yıldızlardır. Ettiği ah ile gökyüzünde yangınlar çıkartmış olan fuzuli yıldızların varlığını da işte bu güzel sebebe, aşkı ile ah edişine bağlamaktadır.

Bir başka hüsn-ü talil örneğini nispeten daha yakın bir tarihten verelim ki edebiyatımızın bu güzel sanatının süregeldiği anlaşılsın;

“Sen gülünce güller açar Gülpembe

Bülbüller seni söyler biz dinlerdik…”

Sanatın detaylarını tarife ne hacet… Uzun lafın kısası mübalağa sanatı gerçekliğin daha iyi kavranması adına anlatımı bir yandan keyiflendirirken bir yandan güçlendiriyor. Hüsn-ü Talil ise doğrudan doğruya ruha sirayet edip aklımızla hep bildiklerimize bir de gönül gözü açıyor.

Yazının başında bahsini ettiğim İhsan Oktay’ın “Kitab-ül Hiyel” romanından bir bölüm;

“Soyguncular kolu çevirip kasayı açar açmaz içindeki yüzbinlerce altın ışıldadı. Servetin henüz bir kısmını çuvallara doldurup tünele taşımaya başladıklarında, Ali Elmas Efendi, onların heyecandan atan yürek sesleriyle uyandı ve bir soyguna maruz kaldığını anlayınca avaz avaz bağırmaya başladı.”

Atan kalbin sesine uyanmak… Şu kısacık yazıda önemsiz bir detay gibi görünen enfes bir mübalağa…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir