Mono(1)ton

MONO(1)TON OLAYLARLA DOLU MONO(1) GÜN

Uyandığımda buz dolu küvetteydim. Buzlar hala erimemiş, ben de hala donmamış olduğuma göre buraya buzu koyanlar fazla uzaklaşmış olamazlardı. Kalktım, dolaba yöneldim, madem soğuğa yattık, anneden azarı işiteceğiz, bari süt de dökelim üç dört paket de ucundan da olsa bir süt banyosu tadı yakalayalım dedim. Süt şampuanla beraber köpürmüyordu. Çok kötü bir güne başlamıştım. Böbreklerim de yerinde duruyordu üstelik. Buraya buzu koyanlar acaba neyi çaldılar diye düşünürken bir ara beynim mi diye aklımdan geçirdim. Sahi, burada yattığımdan beri düşündüğüm her şey bir sandalyenin bile düşünebileceği kadar vasıfsızdı. Sonra bunu düşünebildiğim için beynimin yerinde durduğuna kanaat getirdim. (hala orada durduğu varsayımıyla yaşıyorum)

Kahvaltımı hazırlayıp küvete getirdim. Yatakta kahvaltı gibisi yoktur, üstelik beyniniz ve böbrekleriniz gibi değerli organlarınız da tamsa keyfinize halel getirebilecek pek bir şey düşünemezsiniz. Sevgilimi aradım, annesi çıktı. Kız taklidi yaparak Süheyla’yı alabildim telefona. Süheyla neden evden arıyorsun diye çıkıştı, bense Türkiye’nin %13.5 küçüldüğünü ve bu tarz ufak oyunlar oynamazsak tasarruf yapamayacağımızı ve evlenmemiz için gerekli olan yaklaşık yüz bin liranın ilk lirasını kenara koyamayacağımızı söyledim. Bunu söyleyince anlamış taklidi yaptı, zaten ne zaman uzun bir cümle kursam bu tepkiyi veriyordu; o ne zaman bu tepkiyi verse ben de kulağından kafasının içine girip beyninin işe yaramaz kıvrımlarını ütülemek istiyordum. Gerçekten bu dünya için aşırı zekiydim ve bu beni çok üzüyordu. O yüzden beynim çalındı mı acaba diye düşünürken bir an sevinmedim dersem yalan söylemiş olurum.

Bendeki bu zeka ve arkadaşlarıma daha çok görünen melankoli aslen taklidi yapılabilir şeylerdi. Nasıl beynimi sezaryenle alır gibi aynı şeyleri söyleyen Süheyla’ya “bir mikrop kadar büyük beynin olmalı” demiyorsam, burada zekamı kenara alıp göstermediğim melankolimi oyuna sokuyordum. Süheyla’yı boş verin.

İşyerime gittim, orada Begüm ve Hale Hanımlar her zamanki yerlerinde, her zamanki gibi önemli olduğunu göstermeye çalıştıkları, ama kimsenin aslen önemsemediği işlerine kafalarını gömmüşlerdi. O sırada el kaide uçakları ofisimize doğru geliyor, çarpacaklar desek, yazdıkları paragrafı bitirmeden yerlerinden kıpırdamazlardı eminim. Üstelik, ofisimiz 3 katlı bir binada olmasına rağmen.

İşten çıktım, normalde o gün halısaha maçına gitmem lazımdı her hafta çarşamba yaptığım gibi, ama her hafta birileri su koyveriyor, bu hafta da ben gitmeyeyim, alışmasınlar öyle çok diye düşünüp, düşünmeyi kestikten sonra bir mazeret bulup dışarı çıktım. Yalnız başına İstiklal’de yürümek kadar hüzünlendirici bir şey yoktur, tabi bir parfüm satıcısı yakanıza yapışıp “parfüm veriymi ağbey” diye kendini tekrar ederek yalnızlığınızı bozması durumu dışında. Kravatım rüzgarda sol omzumdan arkaya doğru savruluyordu ve bu Teoman havalarında olmam buradaki binlerce garip tipin arasında gayet olağan duruyordu, hatta o kadar olağandı ki dikkat bile çekebilirdi. Bir cafeye gidip adlarını neden İngilizce koyduklarını sordum sonra. Sonra bir adet espresso sipariş verdim. Tam, yoğunluğu ile bir ölüyü bile uyandırabilecek kahvemden ilk yudumumu almıştım ki dirilen ölüyü uzun zaman şokta tutacak bir olayla karşılaştım. İstiklal caddesinden Süheyla’ya benzeyen biri geçiyordu. Gözlerim yalnızca yarım numara bozuktu ve onun Süheyla olduğundan emin olmasam da bir adet küfür çıktı ağzımdan. Kahveyi bitirmeden kalktım, bu çok sık yaptığım bir şey değildir. Koşmaya başladım, Süheyla en fazla 100 metre ileride olabilirdi geçen zamana göre ve kalabalık caddede hem engelli koşu hem de slalom yarışlarından enstantaneler sunarak Usain Bolt’u kıskandıracak bir sürede Süheyla’nın yanına vardım. Hatta koşarken Usain Bolt’u yanımda bana yetişmeye çalışırken gördüğüme yemin edebilirim.

Süheyla’ya yetiştim, omzuna dokundum, döndü. Tam nasıl koyucu laflar etsem diye aklımı son güce çıkarmıştım ki Süheyla olmadığını gördüğüm bayana ve yanındaki erkek arkadaşı olsa gerek olan kişiye nasıl bir açıklama yapacağımı sordum beynime, “bir dakka” cevabını verdi beynim. Ben de aynen ilettim karşımda neler olduğunu merak eden insanlara. Daha sonra hiç olmayacak bir şey oldu ve Usain Bolt bana bir yumruk attı. Hesabı ödemediğimi iddia eden zenci ve 1.96 boyunda bir adamdı (wikipedia’dan baktım) ve görünüşe göre hesabı ödemeden koşup Süheyla benzeri insan ve erkek arkadaşına açıklama yapmaktan kurtulmak en mantıklı çözümdü. Ama bazen mantıksız şeyler insanın hoşuna gider. Ben de Hüseyin Volt’un parasını verdim özür dileyerek, sonra da çifte pardon birisine benzettim diyerek özür diledim. Sonra ne kadar çok özür dilediğimi düşünerek utandım. Çift yaptığımdan utandığımı düşündü.

Akşam sporumu yapmış, yeteri kadardan fazla özrümü dilemiş vaziyette İstiklalde Teoman moduna yine giriyordum ki bir el omzuma dokundu, Amerikan filmlerindeki misali yumruk gelebilir diye eğildim ve bir taraftan da arkaya sağlam bir tekme attım. Döndüğümde yerde kıvranan yaşlı bir adam gördüm. Kendi kendime kendini bilmeden bana saldıran bir “İstiklal Gazisi” dedim:) ben adamı yere dökerim böyle. Deniz vardı da istiklal’de biz mi içtik?

Adam kalktı ve bana koşu antrenörü olduğunu söyledi. Az önceki koşumdan etkilenmiş ama tekmem daha çok etkilemişti ki karnını tutuyordu sürekli. Sonra bana kartını verdi, üzerinde boşanma avukatı Selim Özgen yazıyordu. Sonra ben pardon deyip kartı gösterince “aah, yanlış kart olmuş, pardon” diyerek bayrak yarışları federasyon temsilcisi yazılı bir kart verdi. Adı akılda kalmayacak kadar garipti. Ama bana dövüş sporlarını da deneyebileceğimi, bende ışık gördüğünü söyledi. Adama kibarca teşekkür ettim, o da verdiği rahatsızlık için özür diledi. Böylece özür alınan; özür verilenden bir geri kalmıştı.

Eve geldim tekrar, bir bardak süt aldım, küvete gittim yatmaya. Yatağımda sadece sabahleyin onu düzeltebilecek kadar üşenmez olduğum zaman  yatıyordum. Annem bir gün boğulabileceğimden korkuyordu. Bense anahtarlarıma sahip olan arkadaşlarım ve Süheyla’nın sabah ben kalkmadan küveti suyla, insanla ve yorucu geçen bu günün sabahında olduğu gibi buzla doldurmalarıyla uğraşmak zorundaydım.

Yatarken bir tarafı küvetin altımda olan kısmına ulaşan ayı postunu üzerime çektim, ıslanmış kuşların tüyünden yapılmış gibi ıslak ve yumuşak yastığıma kafamı koydum. Sonra hayatımın ne kadar monoton olduğunu düşünüp tekrar böbreklerimi saydım, daha beynim yerinde mi diye yoklayamadan uyuyakalmıştım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir