MİDELER ZİL ÇALMAYA BAŞLAYINCA… ANTON ÇEHOV

MİDELER ZİL ÇALMAYA BAŞLAYINCA

N. Mahkemesi’nin hâkimleri aylık toplantılarını bitirdikten sonra konferans odasında toplandılar; akşam yemeği için evlere dağılmadan evvel biraz istirahat etmek üzere cüppelerini çıkararak rahat koltuklara oturdular. Baş hâkim, fırça bıyıklı, otoriter görünüşlü bir adam, biraz evvelki toplantıda “muhalif bir tutum” takip etmiş ve inatla müdafaa ettiği fikirleri de şimdi masasına oturmuş, kısa notlar hâlinde kâğıda geçiriyordu. Sulh hâkimi Milkin; baygın, melankolik bakışlı genç bir adam, söylenenlere göre de bulunduğu ortamdan memnun olmayıp hayatta kendisi için daha esaslı bir gaye arayan düşünür, pencerenin önünde durmuş dalgın dalgın dışarıyı seyrediyordu. Hâkimlerden ikisi daha fazla beklemeden çekip gitmişlerdi. Etleri sarkan, şişko göbekli tıknefes bir hâkimle Alman asıllı ve burnundan konuşan hımhım savcı yardımcısı uzun bir koltukta yan yana oturmuşlar, hep beraber akşam yemeğine gitmek üzere baş hâkimin yazısını bitirmesini bekliyorlardı. Mahkeme kâtibi Zhilin; kısa boylu, kısa favorili ve tatlı yüzlü şirin bir adam, önlerinde ayakta durmuş, tatlı bir tebessümle şişko hâkime bakıyor ve alçak sesle bir şeyler anlatıyordu:

“Şu anda hepimiz de bir şeyler yemek için can atıyoruz, midelerimiz zil çalıyor. Çünkü bugün epey yorulduk ve saat de dördü geçmekte. Fakat azizim Gregory Savviç, hakiki açlık buna denmez. Asıl canavarca iştah, hani eline baban bile geçse yiyebileceğin bir iştah, adama yalnız bedeni bir iş yaptıktan sonra gelir. Mesela tilki avlamak için saatlerce koştuktan veya hiç durmadan yüz kilometre at koşturduktan sonra. İştah konusunda hayalin de çok önemli rolü vardır, ha! Diyelim ki avlanmaktan dönüyorsun ve akşam yemeğini esaslı bir iştahla yemek istiyorsun. Asla ve asla kafanı entelektüel’ şeylerle yormamalısın. Yemekten evvel kafanı bu çeşit şeylerle doldurdun mu, iştahın kaçtı gitti demektir. Sizin de pekâlâ bildiğiniz gibi; filozoflar ve âlimler yemek konusunda dünyanın en mıymıntı varlıklarıdır. Haşa huzurdan, domuzlar bile onlardan daha iyi yerler. Evet, yemek yemek üzere eve dönerken, votka şişesiyle, ordövrden1  başka hiçbir şey düşünmemelisiniz. Bir keresinde, eve giderken yolda, gözlerimi yumup salçalı taze domuz kızartması düşünmüştüm, o kadar kuvvetli hayal etmişim ki açlıktan neredeyse çılgına dönecektim. Hele tam eve yaklaşırken, mutfaktan gelen o tatlı yemek kokuları yok mu ya!..”

“Bence kaz kebabının kokusundan daha nefisi olamaz.” Şişko hâkim zorla nefes alarak konuştu.

“Hiç de öyle değil azizim Gregory Savviç, ördek veya karabatak kızartması kaz kebabından on kere daha nefis kokar. Kaz etinde ne tazelik ne de lezzet arama. Asıl insanı mahveden nedir bilir misiniz, hani taze soğanı tavada kızartmaya başlarken çıkan, adamın ağzını sulandıran o koku yok mu ya, hele bütün evi kaplayınca, dayanılmaz şey azizim… Evet, nerede kalmıştım: Ha, eve girer girmez sofra hazır olmalıdır. Otur masanın başına, ser peçeteyi önüne ve hiç acele etmeden votka şişesine doğru uzan. Fakat sakın bu kıymetli içkiyi şarap bardağına dökeyim deme; dededen kalma gümüş kapta içmeksin votkayı. Hani üzerinde ‘Keşişler bile bu ilacı içer.’ diye yazılı, geniş gövdeli gümüş kadehte. Fakat öyle birdenbire kafaya dikeyim deme; önce derin bir nefes al, ondan sonra ellerini ovuştur, umursamaz bir edayla tavana bak ve ondan sonra yine hiç acele etmeden, kadehi kaldır, dudaklarında votkayı tat ve ondan sonra yuvarla; bütün vücuduna midenden kıvılcımlar yayılsın…”

Kâtibin tatlı yüzü mesut bir ifade aldı. Zevkten gözleri yarı kapanmış:

“Kıvılcımlar…” diye tekrar etti. “İçer içmez, derhâl bir şeyler yemelisin.”

“Buraya bak!” diyerek baş hâkim ona doğru döndü ve: “Biraz daha sessiz konuş! Senin yüzünden ikinci kâğıtta da hata yaptım.” diye ters ters söylendi.

“Affedersiniz, Peter Nikolaiç! Daha sessiz konuşacağım.” Kâtip cevap verdi ve yarı fısıltı hâlinde konuşmasına devam etti:

“Evet, azizim Gregory Savviç, içer içmez derhâl bir şeyler yemelisin. Ama işte o zaman bile ne yiyeceğini iyi seçmelisin. En iyi meze, eğer bana soracak olursan, ringa balığıdır. Şöyle bir parça hardal ve soğanla beraber yemelisin, midendeki kıvılcımlar henüz kaybolmadan… Ondan sonra istersen bir parça katıksız havyar ye veya istersen kırmızıturpu tuza batırdıktan sonra havyarla beraber ye. Ve hemen arkasından biraz daha ringa balığı yuvarla. Fakat bana kalırsa arkadaşım, en iyisi şöyle hafif kızarmış tuzlu mantar. Hele bilhassa, tıpkı havyar gibi ufak ufak kesilmiş ve soğan, zeytinyağı ile süslenmişse… Tadına doyum olmaz! Fakat yılan balığının ciğerinden yapılan meze yok mu ya, felaket!”
“Hımm… evet…” Şişko hâkim gözlerini kısarak başını salladı. “Başka iyi bir meze daha var… Hafif ekşi kaymaklı beyaz mantar.”

“Evet, evet, evet… Soğanlı, defneyapraklı ve baharatlı. Tencerenin kapağını kaldırır kaldırmaz, çıkan buharlar, mantarın nefis kokusu adamın bazen gözünden yaş getirir! Evet, böreği mutfaktan getirir getirmez, bir bardak votka daha içmelisin, hiç vakit kaybetmeden.”
“Ivan Guryiç!” diyerek baş hâkim neredeyse hırsından ağlayacakmış gibi haykırdı. “Görüyor musun yaptığını! Senin dırıltının yüzünden şaşırıp üçüncü kâğıtta da hata yaptım!”
“Tanrı belasını versin onun! Yemekten başka bir şey düşünmüyor!” diyerek Milkin de bir taraftan homurdandı. Yüzüne nefret dolu bir ifade vererek sordu: “Hayatta börekten çörekten başka bir şey yok mu?”

“Evet, börekten evvel bir kadeh daha içmek lazım.” diyerek kâtip alçak sesle konuşmasına devam etti. Kendisini anlattığı hikâyeye o kadar kaptırmıştı ki; tıpkı bir bülbül gibi kendi sesinden başka bir ses duymuyordu. “Börek, adamı baştan çıkaracak kadar lezzetli olmalı. Tıpkı çırılçıplak bir kadın gibi! Şöyle bir göz attıktan sonra kendine kocaman bir dilim kes, heyecandan titreyen parmaklarını üzerinde gezdir. Daha ağzına koyar koymaz, yağı tıpkı gözyaşları gibi şırıl şırıl aksın ve içi de yumurta, tavuk eti ve soğanla doldurulmuş olsun…”
Savcı yardımcısının zevkten gözleri yuvalarından fırlamış, ağzı kulaklarına varmıştı. Şişko hâkim heyecanla öksürerek boğazını temizledi, sanki bir dilim börek kendisine uzatılıyormuş gibi parmakları titriyordu.

Milkin:

“Bu herif şeytanın ta kendisi!” diye söylenerek öbür pencerenin önüne doğru yürüdü.
“İki dilim yedikten sonra, üçüncü dilimi de çorbadan sonraya sakla.” diyerek kâtip aynı heyecanla devam etti. “Böreği bitirir bitirmez, çorbanın getirilmesi için derhâl emir vermelisin ki, iştahın kapanmasın… Çorba fokur fokur kaynıyor olmalı. En iyi çorba azizim, borşç denilen, pancardan yapılmış ve içinde halka halka kesilmiş sucuk ve jambon bulunan bir çeşit Ukrayna çorbası, üzerine biraz çökelek ve biraz da maydanoz serpiştirmeyi unutmamalı. Böbrek çorbası da fena sayılmaz, hele bilhassa piliç böbreğinden yapılmışsa. Fakat eğer daha hafif bir çorba istersen en iyisi karışık sebze çorbasıdır -içinde havuç, kuşkonmaz, karnabahar vs. bulunan”

“Evet, hakikaten onun tadına doyum olmaz…” Baş hâkim kafasını önündeki kâğıttan kaldırarak iç geçirdi, fakat birden kendine geldi ve homurdanarak söylendi: “Tanrı aşkına bir parça merhamet et! Eğer sen böyle konuşmaya devam edersen, ben akşama kadar düşüncelerimi kâğıda geçilmeyeceğim. Dördüncü kâğıdı da berbat ettim!” •
“Söz, bir daha ağzımı açmayacağım! Kusuruma bakmayın, beyefendi!” Kâtip böyle söyleyerek özür diledi ve fısıltı hâlinde konuşmasına devam etti: “Çorbanı bitirir bitirmez; artık borşç mu içersin, sebze çorbası mı içersin, o senin keyfine bağlı; hemen arkasından balığın sofraya getirilmesini emret. Balıkların en âlâsı da sazan balığıdır. Fakat kaymağın içinde firma atmadan evvel, yirmi dört saat süt içinde canlı olarak tutmak lazımdır…”
“Kuyruğu ağzının içinde, çuka balığı da çok lezzetli olur.” Şişko hâkim kendinden geçmiş, gözleri kapalı cevap verdi, sonra aniden ayağa fırladı, suratında aç bir kurda benzer bir ifade, baş hâkime doğru kükremesine haykırdı:

“Peter Nikolaiç, ne zaman bitireceksin? Daha fazla bekleyemem ben! Hayır, tahammülüm kalmadı!” “Müsaade et de bitireyim!” “Öyleyse ben tek başıma gidiyorum, şeytan alsın seni emi!”

Çabuk bir el hareketiyle şapkasını kaptığı gibi şişko hâkim, eyvallah dahi demeden odadan rüzgâr gibi çıkıp gitti.

Kâtip vaziyeti anlamış gibi iç geçirdi ve bu sefer savcı yardımcısının kulağının dibine yaklaşarak fısfıs konuşmaya devam etti:

“Mantar veya domates salçalı levrek balığı da çok lezzetli olur. Fakat balıktan çok yememelisin Stepan Franziç, çünkü yemeğin önemli parçası balık değildir. Esas kısmı kızartmalardır. En çok hangi kuşun etini seversiniz?”

Savcı yardımcısı yüzünü ekşitti, mahzun bir şekilde iç geçirdikten sonra cevap verdi:
“Maalesef sizin hislerinize ve zevklerinize katılamayacağım. Zira ‘mide ekşimesinden şikâyetçiyim.”

“Böyle söylemeyin, beyefendi! Mide ekşimesi, doktorların uydurduğu bir şey! Bu hastalığın asıl sebebi fazla serbest düşünmek ve bir de fazla gururlu olmak. Hiç önem vermeyin. Söz gelişi, diyelim ki hiç iştahınız yok veya mide bulanması hissediyorsunuz; hiç fazla önemsemeyin ve muhakkak bir şeyler yiyin. Eğer farz edelim, önünüze taze taze kızarmış piliç göğsü ve açık ateşte kızartılmış keklik koysalar veya bir çift besili bıldırcına buyur etseler sizi şerefimle temin ederim ki; mide ekşimesini de her şeyi de unutur gidersiniz. Hele hindi kızartmasından ne haber? Beyaz, etli ve yağlı; tıpkı su perisi gibi…”

“Evet, gerçekten çok lezzetli olur.” savcı yardımcısı ağzı yumruk kadar açılmış cevap verdi. “Belki hindi eti yiyebilirim.”

“Lafa bak, tabi yersin! Veya ördek etinden ne haber? Eğer henüz yumurtadan çıkmış ördeği alır, soyup temizledikten sonra tavada kızartırsan, ince kesilmiş patates halkalarını da ördeğin yağında şöyle batıra batıra kıpkırmızı oluncaya kadar kızartırsan ve…

Milkin aç bir kurt gibi dudaklarını şapırdattı, ördek kızartmasını hayalinde canlandırmış olmalı ki; bir şeyler söyleyecek gibi oldu fakat vazgeçti, bilinmez bir kuvvetin tesiriyle şapkasını kaptığı gibi odadan fırlayıp çıktı, gitti.

“Evet, belki ördek eti de yiyebilirim…” diye, savcı yardımcısı iç geçirdi.

Baş hâkim ayağa kalktı, birkaç adım yürüdü ve sonra gelip tekrar yerine oturdu.

“Kızartmayı yedikten sonra, artık iyice doymuş insanın içine tatlı bir rehavet çöker.” diyerek kâtip devam etti. “O anda hem vücut tam bir rahatlık içindedir, hem de ruhun tam manasıyla tatmin olmuştur. Eğer her şeyin üstüne, kendine bir ikramda bulunmak istiyorsan, iki veya üç bardak vişneli konyak içmeni tavsiye ederim.”

Sert bir haykırışla, baş hâkim önündeki kâğıdı baştan aşağı karaladı:

“Bu bozulan altıncı kâğıt!” diye öfkeli öfkeli söylendi. “Çok kötü!”

“Yazın, yazın muhterem beyefendi! Bundan sonra sizi rahatsız etmeyeceğim. Sessizlik kadar sessiz olacağım!” Böyle dedikten sonra tekrar savcı yardımcısına döndü ve işitilmesi zor olan bir tonda fısıldamaya devam etti:

“Samimi olarak söyleyeyim Stepan Franziç, evde yapılmış vişneli kanyak en âlâ şampanyadan daha iyidir. Onun nefis kokusu bütün varlığınızı sarıp sarmalar ve sanki serap görüyormuşsunuz gibi başlarsınız kendinizi Avustralya’nın yumuşak kumları üzerinde uzanıyor görmeye…”

Sabırsız bir şekilde ayağını devamlı olarak yere vurmakta olan savcı yardımcısı:
“Oh, yeter artık gidelim, Peter Nikolaiç!” diye söylendi.

“Evet, beyefendi.” diyerek kâtip devam etti: “Konyağınızı içerken bir taraftan da puro sigarası tüttürmek, dumanlarını halka halka savurmak çok şahane bir şeydir. Kafanıza öyle rüyalar dolmaya başlar ki; kendinizi general olmuş veya dünyanın en güzel kadınıyla evlenmiş görürsünüz. Ve bu güzel kadın, içi mercan balıklarıyla dolu yüzme havuzunda yüzerken siz de heyecanla seyreder ve: ‘Sevgilim, gel öp beni!’ demekten kendinizi alamazsınız.”

“Peter Nikolaiç!” savcı yardımcısı kendisinden geçmiş homurdandı.

“Evet, beyefendi.” diyerek kâtip devam etti: “Sigaranızı bitirdikten sonra, robdöşambrınızın eteklerini topladığınız gibi doğru yatağa gidin! Ozanın sırtüstü, göbeğiniz havada ve o günün gazetesini elinize alın. Bütün vücudunuz tatlı bir yorgunluk içinde, göz kapaklarınız ağırlaşırken politikaya ait haberler okumak son derece zevklidir. Avusturya’da işlerin ne kadar berbat gittiğini, Fransa’nın başka bir memleketin hoşuna gitmeyecek bir işte bulunduğunu yattığın yerde okumak, Roma’daki Papanın bazı meselelerde nasıl güçlük çıkardığına ait haberleri incelemek zevkli bir iştir.”

Baş hâkim ayağa fırladı, kalemini bir tarafa fırlattı, şapkasına iki eliyle sarıldı. Savcı yardımcısı, mide ekşimesini çoktan unutmuş, sabırsızlıktan neredeyse bayılacak hâlde, aynı anda ayağa fırladı:

“Hadi gidelim!” diye haykırdı.

“Peter Nikolaiç, sizin fikriniz ne?” diye, kâtip panik içerisinde sordu. “Ne zaman yazacaksınız, aziz beyefendim? Şehre saat altıda dönmek zorunda kalacaksınız, haberiniz olsun!”
Kapıya doğru hızla ilerlemekte olan baş hâkim, aldırmaz bir edayla elini salladı. Savcı yardımcısı da aynı şekilde elini salladı, evrak çantasını kaptığı gibi baş hâkimle beraber kapıdan çıkıp kaybolup gitti.

Kâtip arkalarından kızgın kızgın baktı, derinden bir iç geçirdi ve başladı masanın üzerindeki kâğıtları toplamaya.

1. Kahvaltı, önyemek

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir