Mehtap

MEHTAP

Guy de Maupassant (1850-1893)

Julie Roubere , İsviçre’den tatilden dönen kız kardeşi Henriette Letore’yi bekliyordu.

Letore, yaklaşık 5 hafta önce Paris’e taşınmıştı. Bayan Henriette de Calvados daki malikanede yapılması gereken işleri bitirmesi için kocasını eve yalnız yollayarak, Paris’teki kız kardeşinin yanında birkaç gün geçirmek için kaldı. Gece olmuştu. Bayan Roubere sessiz ve loş salonda kitap okuyor, ne zaman bir çıtırtı duysa okumayı bırakıyor ve o yöne dikkat kesiliyordu.

Bir süre sonra Bayan Roubere kapı zilinin çaldığını duydu; gelen, kız kardeşiydi. Bayan Letore, uzun bir pelerin giymişti. Birbirlerini samimi bir şekilde selamladılar ve iki kız kardeş şefkatle kucaklaştılar. Ardından sağlıkları, aileleri ve onlarca başka konudan konuştular ve birçok kişinin dedikosunu yaptılar.

Şimdi hava iyice kararmıştı. Bayan Roubere ışıldak bulmak için yan odaya geçti. Biraz sonra tekrar salona döndü. Işıldağı yüksek bir yere koyduktan sonra kardeşine tekrar sarılmak istedi ama karşısında başka birini görünce çok korktu ve birden geriye doğru sıçradı.

Bayan Letore’nin şakaklarındaki saçlarda beyazlıklar vardı. Saçının geri kalan kısmı koyu siyahtı. Yalnızca şakaklarında beyazlıklar vardı. Buna rağmen Letore sadece 24 yaşındaydı ve bu değişiklik İsviçre’den ayrıldıktan sonra aniden olmuştu.

Bayan Roubere hiç hareket etmeden kardeşine şaşkınlık içinde baktı. Gözyaşları içinde kız kardeşinin başına korkunç bir felaket geldiğini düşünüyordu.  Şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra Bayan Roubere kardeşine:

– Neyin var Henriette? diye sordu. Hüzünlü bir şekilde gülümseye çalışarak,

– Niye sordun ki, iyiyim, bir şeyim yok. Yoksa saçımdaki  beyazlığı mı fark ettin? diye cevapladı Bayan Letore.

Bayan Roubere kız kardeşinin omuzlarından tuttu ve onunla göz göze gelmeye çalışarak;

– Neyin var kardeşim? Bana gerçeği söyle. Eğer bana yalan söylersen, eninde sonunda gerçeği öğrenirim.

Bir süre yüz yüze kaldılar. Bayan Henriette çok halsiz görünüyordu ve gözlerinden inci gibi gözyaşları damlıyordu.  Bayan Roubere devam etti;

– Ne oldu sana? Neyin var? Cevap ver bana!

Ardından Letore kısık bir sesle;

– Ben…Ben aşığım.

Ve alnını küçük kız kardeşinin omzuna dayayarak hıçkırdı.

Letore biraz sakinleştikten sonra, kalbinin atışları yavaşladı ve içindekileri dökmeye başladı. Bütün sırlarını kız kardeşiyle paylaşıyordu. Bu  sayede içinde bir rahatlama hissetti.

Bundan sonra, birbirlerinin ellerini sıkıca tuttular ve iki kadın odanın karanlık bölgesinde bulunan kanepeye doğru gittiler. Genç olan kız kardeş ablasının kolundan çekerek  kendine yaklaştırdı ve kendini dinlemesini söyledi.

– Oh! Şunu çok iyi biliyorum ki kendimi anlayamadığım için hiçbir mazeretim yok ve şu anda  kendimi deli gibi hissediyorum. Dikkatli ol kardeşim kendin hakkında, dikkat et kendine! İnsanoğlunun nasıl zayıf bir yapısı olduğunu, hayatın içinde ne kadar çabuk yükselip sonra da bir anda dibe vurduğumuzu bilseydin, insanın hayatta nasıl bunalımların üstesinden gelemediğini anlamak sadece bir anını alırdı ve kollarını açabildiğin kadar sevgiye açardın.

Kocamı biliyorsun, ona ne kadar bağlı olduğumu; ama o artık yaşlandı  ve çok hassaslaştı. Bir kadının kalbinin heyecandan çırpıntısını bile anlayamıyor artık. O her zaman iyi, gülümsüyor, yardımsever ve harika. Oh! Bazen onun beni kolları arasına almasını ve sevgiyle sarmasını nasıl özledim bilemezsin. Ama o artık bunamaya başladı ve benim bakımıma ihtiyacı var.

Bütün bunlar çok saçma, ama kadınlar bu işleri yapmak zorunda. Ona nasıl yardımcı olabiliriz?

Ve onu aldatmak hiç aklımın ucundan geçmedi. Ancak şimdi hiçbir sebep yokken sadece Lukarne nehrinin üzerinde bir gece gördüğüm ay ışığı yüzünden onu aldatma düşüncesi aklıma geliyor.

Bu ay birlikte yolculuk ederken o umursamaz tavırlarıyla içimdeki  heyecanı ve şairane ruhumu  söndürdü. Gündoğumunda dağdaki patika yoldan inerken, 4 tane at posta arabasını dörtnala çekiyorlardı sabahın puslu havasında. Onları görünce ellerimi sevinç içinde çırptım ve kocama : ‘Ne kadar güzeller değil mi? Bana bir öpücük ver hadi! Donuk bir gülümsemeyle cevap verdi:    ‘Manzaradan hoşlandın diye birbirimizi öpmenin ne anlamı var şimdi.’

Ondan bu sözleri duyunca bir anda buz kesildim. Bence iki insan birbirlerini sevdikleri zaman, güzel bir manzara onlara normal zamanda ifade ettiğinden  çok daha fazla şey ifade eder.

Aslında, içim içime sığmıyordu. Kocam içindekileri açıklamama izin verseydi çok güzel şiirler yazabilirdim. Adeta ağzı sıkı sıkı kapatılmış içi buhar dolu patlamaya hazır bir şişe gibiydim.

Bir gece (Fluelen’deki otelde 4 gündür kalıyorduk)  Robert’in başı çok kötü ağrımaya başladı ve akşam yemeğinden sonra erkenden yatmaya gitti. Bende nehrin kenarına yürüyüş yapmaya gittim.

Peri masallarındaki gibi bir geceydi. Ay bütün ihtişamıyla gökyüzünün tam ortasında parlıyordu ve yüksek dağların tepelerindeki karlar taç giymiş bir kraliçeyi andırıyordu. Nehirden gelen suyun sesi ise ortama daha da büyülü bir hava katıyordu. Hava ise yumuşaktı. Böyle anlarda insanın kalbi çok hassas ve duyarlı oluyor. Normalden hızlı çarpıyor ve alışılmamış bir duygu yoğunluğu yaşıyor.

Çimlerin üzerine oturdum ve önümde duran büyük boşlukta düşüncelere daldım. Yanımda akan büyüleyici nehrin de etkisiyle hüzünle birlikte içimi garip bir duygu sardı. Doyumsuz bir sevgi hissi bütün bedenime hakim oldu. Kalbimde Hayatımın bütün iç karartıcı donukluğuna karşı gelme duygusu belirdi bir anda. Sevdiğim adamla ay ışığı altında kol kola gezmek benim kaderim değildi.  Mehtaplı bir yaz akşamında  birine aşık olmanın nasıl bir duygu olacağını hiçbir zaman bilemeyecektim.

Ardından çıldırmış kadınlar gibi ağlamaya başladım. Tam arkamda ne olduğunu anlayamadığım ama bana heyecan veren bir şey oldu. Bir adam gözlerini dikmiş bana bakıyordu.  Adam beni tanıyordu. Başımı ona çevirdiğimde bana şunları söyledi :

– Neden ağlıyorsunuz bayan?

Bu genç adam annesiyle seyahat eden ve daha önce sık sık karşılaştığımız bir avukattı. Gözleriyle beni takip ediyordu.Bir anda ona ne cevap vereceğimi bilemedim. Ona kendimi kötü hissettiğimi söyledim.

Genç avukat saygılı bir biçimde yanıma geldi ve seyahatimiz sırasında gördüklerini anlatmaya başladı. Sanki bütün hissettiklerimi kelimelere döküyordu. O anlattıkça beni kendimden daha iyi anladığını hissediyordum. Sonra bir anda Alfred De Musset den bazı mısralar döküldü ağzından. Kelimelerle anlatamayacağım duygular içindeydim. Karşımdaki dağlar, yanıbaşımdan akan nehir, gökyüzündeki mehtap bana tarifi imkansız şeyler hissettiriyordu.

Her şey o kadar ani oldu ki sanki halüsilasyon görüyordum.

Daha sonra o genç avukatı otelden ayrılacağı sabaha kadar bir daha görmedim.

Bana kartını verdi.

Kardeşini koluna giren Bayan Letore ona sızlanmaya başladı.

Bayan Roubere de ciddi ve kibar bir şekilde kardeşine:

– Görüyorsun kardeşim insanlar  çoğu zaman bir adama değil de aşka aşık olurlar. Senin gerçek aşkın o gece gördüğün mehtaptı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir