Meçhul Yaşamlar

“…Hoyrat ağaçların kahkahalarından ürküp saçağımın altına gizlenen cılız bir bahar esintisiyle birlikte, gün batımını seyre koyulduğum akşamlardan birinde belirdi; mavi kapılı, küçük evimin önünde, tam yirmi yıl önce. Gözlerimi açsam bile göremeyeceğim kadar uzak bir yerlerden; kim bilir, belki de kıvrım kıvrım akan derelerin sularında kilim yıkayan, solgun eşarplı köylü kızlarının, insanın içini hoş eden kahkahalarının, âşık nağmeleriyle oynaştığı yörelerden gelmiştir…”

Ege Denizi kıyılarındaki küçük bir körfezin etrafına kurulmuş olan kasabamızda, bir zamanlar yaşamış ve geçimlerini, hayatlarının sonuna kadar, balıkçılıkla sağlamış olan Süleyman Efendi’nin ve Hatice Hanım’ın eviymiş; bu mavi kapılı, küçük ev. Söylentilere göre, Süleyman Efendi; ellisini geçkin, orta boylu, koca göbekli; kısa, kalın bacaklı, oldukça tıknaz bir adammış, sürekli içki içmekten sararmış yüzünde kocaman, iri gözleri varmış. Hatice Hanım’ın ise göze çarpan en belirgin özelliği; dindar bir kadın olmasıymış ve yaptığı her işte Tanrı rızasını gözetmesiymiş. Onların ani ölümlerinden sonra, evin bakımını kasabamızın berberi ve Ethem Bey’in de dayısı olan Cemal Efendi üstlenmiş. Cemal Efendi; açık beyaz tenli; upuzun, eneze vücutlu, kocaman burunlu, yüzü her zaman tıraşlı bir adamdı. Gözlerinin tuhaflığı olmasa yüzü sevimli sayılabilirdi. Kasabamızdaki herkesi derinden üzen, o acı olaydan sonra, Ethem Bey’in yazdıklarını ilk okuyan kişi de Cemal Efendi’ydi. Ve o satırlardan öğrendiğimize göre; tam yirmi yıl önce, ilk kez, bu mavi kapılı, küçük evin önünde görmüştü “O”nu. O gün, Ethem Bey’in üzerinde nasıl bir etki bıraktığını da şu satırlar bize anlatıyor:

“…Mayıs ayının sonlarıydı. Haziran’la birlikte gelmişti kapıma ve on yedi yaşın ürkekliğiyle oturuyordu karşımda. Küçük, kara gözlerindeki her bir pırıltı gönlümü saran müstehzi duvarlara darbeler indiriyordu. Bukleliydi kumral saçları ve içimde fırtınalar kopardığından habersiz, dalgalanıyordu hafifçe, parmak uçlarına kadar tüm bedenini saran heyecanın etkisiyle. Ve her bir fırtına, zamanın en küçük “an”ında, bir kum taneciği daha bıraktığım anılar kumsalını terk etmeye hazırlanan yüreğimin yelkenlerini şişiriyordu. Ardından, sanki bir “ney”den etrafa yayılan hüzün nağmeleriyle sarılıyordu benliğimin dört bir yanı, buğulanıyordu gözlerim ve çaresizce ileniyordum, belki de içleniyordum,“O”ndan önceki yalnızlığımın her bir “an”ına….”

Süleyman Efendi’nin ve Hatice Hanım’ın tek evladı olan Ethem Bey; son derece yakışıklıydı, uzun boylu, geniş omuzluydu, saçları koyu kestane rengiydi; capcanlı, yemyeşil gözleri vardı. Her zaman kendine güvenen, kararlı haliyle büyük hayranlık uyandıran, mükemmeliyetçi, işinin ustası, açık fikirli bir adamdı. Kasabamızdakilerin söylediği gibi, hiç de Mevlevi dervişlerine benzeyen bir adam değildi, belki de dine derin bir bağlılığı bile yoktu, ancak şiddetli bir şekilde savunuculuğunu yaptığı insaniyetçi/humanist akımın etkisine girmesinde, daha çok, akademi yıllarında okuduğu Dante’nin eserlerinin payı yüksekti ve teolojinin görevini ancak insan bilimleriyle diyaloğa girerek gerçekleştirebileceğini düşünüyordu ve Ethem Bey, varoluş sebebini de Tanrı’nın insanoğluna duyduğu sevgiyle açıklıyordu.

Süleyman Efendi ve Hatice Hanım, Ethem Bey’in hukuk fakültesini bitirdiği yıl vefat etmişler. Süleyman Efendi nadiren ayık olduğu günlerden birinde, Hatice Hanım’la birlikte denize açılmış. Ancak birkaç saat sonra teknenin motoru bozulmuş ve küçük, emektar tekneleri şiddetli akıntının etkisiyle sürüklenmeye başlamış ve birkaç mil uzaklıktaki kayalıklara çarparak parçalanmış. Bu feci kazadan Hatice Hanım da, Süleyman Efendi de sağ kurtulamamış. Ethem Bey de, her yıl, onların vefat ettiği günde kasabamıza gelerek mezarlarını ziyaret ediyordu. “O”nu, annesinin ve babasının vefatından on yıl sonra, yine mezarlıktan döndüğü bir günde, mavi kapılı, küçük evinin önünde görmüştü.

Ethem Bey’in, daha önce de söylediğim, kasabamızdaki herkesi çok üzen, o acı olayın birkaç ay öncesine kadarki yaşamı hakkında duyduklarımdan burada bahsedecek değilim. Ancak, kısaca şunu söyleyebilirim ki; Ethem Bey bu yıllarda İzmir’in, hatta memleketin en gözde avukatlarından birisidir. Ayrıca, bu yıllarda, bazen aşklarının nasıl tutkulu bir hal aldığını, yine yazdığı şu satırlardan öğreniyoruz:

“…Bazı geceler siyaha döndü odamız. Bir şairin dediği gibi, “Öpüşmeye dönüşebiliyordu konuşmalar” ya da sevişmeler bir kadının inlemelerine… uzak yataklarda, zamana/mekana tutsak edilemeyen ruhların Tanrı’ya nispet yapan aykırı dokunuşlarıyla…”

Selen Hanım’ı ilk kez, çocukluğumda, Ethem Bey’le birlikte kasabamıza geldiğinde görmüştüm. Hatırladığım kadarıyla; upuzun, uçları kıvrım kıvrım olmuş kumral saçlarıyla; incecik, sicim gibi, birbirinden ayrılmış, kalkık kaşlarıyla; etrafına zekâ pırıltıları, bazen de küstahlık saçmaktan geri kalmayan, frenküzümü gibi kapkara gözleriyle; büyükçe, diri göğüsleriyle ve düzgün bedenini; solgun, bembeyaz tenini boynundan topuklarına kadar saran elbisesiyle gerçekten eşsiz güzellikte bir kadındı. Ve bu kadını, uzun yıllar sonra, ikinci kez, iki ay önce kasabamıza geldiğinde gördüm. Ancak, bu kez gördüğüm kişinin Selen Hanım olduğuna inanmakta uzun süre zorlandım. İncecik, nahif bedeninde; kupkuru, sarımtırak yüzünde, fırlayan elmacık kemiklerinde; hele irinleşmiş, kan birikmiş gözlerinin altındaki ince çizgilerde, çatlamış dudaklarında çektiği acıların izlerini görmek mümkündü.

Selen Hanım’ın, yaklaşık bir yıl önce, pankreas kanseriyle mücadele ettiği kasabamızda duyulmuştu. Yapılan ameliyatla ve kemoterapiyle hastalık tedavi edilememişti. Yapılabilecek çok fazla bir şeyin kalmadığını anlayan Selen Hanım, son günlerini kasabamızda geçirmek istemişti.

Ethem Bey’le, bu iki ay boyunca, birkaç kez konuşma fırsatım olmuştu ve kendisini, en son, iki gün önce sahilde görmüştüm. Oldukça garip ve düşünceli bir hali vardı. Gözleri, bazen uzaklara, neresi olduğunu bilmediğim bir yerlere kayıyordu, bazen de sebepsizce (bana göre) buğulanıyordu; sesi çatallaşıyordu, elleri titriyordu. O gün kasabamızdan, beyaz güvercinlerden, Tanrı’dan, teolojiden, birçok konudan söz ettik. Ancak sıra kendisine ve Selen Hanım’a geldiğinde, önce derin bir sessizliğe büründü ve ısrarımdan sonra, yavaşça konuşmaya başladı. Hatırladığım kadarıyla şöyle demişti bana:

“Az çok eskilerin “zamane veledi” diyebileceği gençlerdendim. Gerçeğe susamış, onu arayan ve ona inanan birisiydim. Bu yıllarda gerçeğe ulaşmak, büyük işler başarmak, bu yolda hayatıma varıncaya kadar her şeyden vazgeçmek istiyordum. Hayatımın sonraki yıllarına ise, geleneksel dilin, bugün kabul edilmesi oldukça güç, karikatürleştirilmiş tasavvurlarına karşı koyan, rasyonel akıl hakim oldu. Yine de humanizm rüzgârından kopamadım. Olanca tutkumla insanlığa hizmet etmek istiyordum. Ancak annemin-babamın vefatından sonra kişilere olan sevgim giderek azalmaya başlamıştı ve bu dönemde kendime, toplu olarak insanları sevdiğim yalanını uydurdum. Nietzsche’nin dediği gibi, “insan, yalanlar olmadan yaşayamıyordu”. İçine düştüğüm yalnızlıktan da çabuk kurtulmuştum, hatta kişinin kendi tek başınalığının daha fazla özgürlük getirdiğini düşünüyordum ya da sanıyordum, belki de Sartre’nin dediği gibi, “cehennem diğer insanlardır”. Farkında olmasam da bu içsel mücadeleler benliğimi huzura kavuşturmaya başlamıştı. İşte bu dönemde Selen’i tanıdım. …Bu yıllarda, aşk; bağlılıktan özgür olmanın tek yoluydu benim için. “O”ndan önce sürekli bir şeylere tutunuyordum, sürekli elimdekileri kaybedeceğimi düşünüyordum. Oysa, yarın ne olacağını kim bilebilirdi? Gerçek aşkın şimdiki zamanda yaşandığını, onun, geçmişe ya da geleceğe ait olmadığını öğretti bana. Aşk; şu “an” da iki bedende tek ruh haline gelmektir ve bilincinden doğan bu yaşam enerjisine kendini bırakmandır ve tutkularına karşılık bulabilmendir. Her “an” yeniden doğmak, her “an” yeniden ölmek gibidir. Sürekli şu“an”ın sonsuzluğunda yaşadığımız için, hiç bir zaman, gelecek için, kendimizi toplum önünde bağlayan sözler vermedik, hiç evlenmedik. Aşka sadık kalarak tek bir kişiyle beraber olmak dünyanın en güzel şeylerinden biridir.” dedi ve evine gitmek istediğini söyleyerek yanımdan ayrıldı.

Bugün, bir saat içerisinde, o kötü haber bütün kasabaya yayıldı. Herkes bu mavi kapılı, küçük evin önünde toplanıyordu. Yüreğimiz ağıtlar yakıyordu. Ancak bir tek Selen Hanım, son günlerdeki büyük acılarından kurtulmuş, bir huzura kavuşmuş gibiydi.

Ethem Bey’in yazıp, masanın üzerine bıraktığı birkaç sayfayı hızla okuyan Cemal Efendi de, ne yazık ki, intiharın sebebine dair herhangi bir iz bulamadı. Selen Hanım ve aralarındaki ilişki hakkında çok az şey öğrenebildiğim için, intiharın gerçek sebebini bilemiyorum. Ethem Bey, belki de gerçek aşkın özgürlüğüne hiçbir zaman erişemedi, tüm varlığıyla Selen Hanım’a bağlıydı ve Selen Hanım’ı anlatan bu son satırlarıyla ona bağlanmakta ne kadar haklı olduğunu göstermek istemişti. Selen Hanım da onun intiharıyla, belki bilinmeyin korkusundan kurtulmuştu, artık gideceği yerde onu bekleyen birisi vardı, belki de bunların hiçbirisi.

Ve mavi kapılı, küçük evimizin öyküsü burada, bir şairimizin şu dizeleriyle bitiyor:

Deryada sonsuzluğu zikretmeye ne zahmet!                                                                                                                             Al  sana, derya gibi sonsuz Karacaahmet!”

Salim Ergene

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir