KISMET – ŞEVKET BULUT

KISMET

Sıcak temmuz güneşi, Ömer Dayı’nın alnındaki boncuk boncuk terleri çoğaltıyordu. Ömer Dayı, sabahın köründen beri tarlasında buğday yoluyordu. Elindeki orak ışıl ışıldı. Güneş vurdukça, şavkı gözlerini kamaştırıyordu. Arada sırada doğruluyor, gerneşiyor, belini kütürdetiyordu. “Karnım da yeğin acıktı… Bizim avrat nerede kaldı? Dönümü ağır soykanın… Oldu bitti beni hep böyle bekletir. Yolda olsun, tarlada olsun, yatakta olsun…” Sol koluna yığdığı desteleri dağıtmadan usulca yere indiriyordu. Boynu, kavurucu güneşin altında iyice kızarmıştı. Şalvarının kıvrım yerlerindeki terler kuruyup tuz bağlamıştı. Çizgili, yakasız keten gömleğinin önü, boydan boya açıktı. Terli göğsüne buğday kılçıkları yapışmıştı. Başını kaldırıp yola doğru baktı: “Aha avrat geliyor!” diye rahat bir nefes aldı. “Bizim bildiğimiz, orakçı azzığı kuşlukta ulaştırılır.. Neredeyse gün dönecek! Aç acına orak sallanır mı? Yazıda, bizden başka kimsenin ekini kalmadı… Bre soyka, nerede kaldın? Ölsen de kurtulsak!” diye homurdandı. 

Döndü Kadın, boz eşeğe binmiş, ardındaki katırın yularını eşeğin semerine dolamıştı. Azık çıkınını beline bağlamıştı. Bir elinde yular, diğerinde ayran sitili vardı. “Deh! Çüş!” diye bağıra bağıra eşeği sürüyordu. Tarlanın takımına varınca, eşekten indi. Haymanın altına doğru yürüdü. “Herif! Herif!” diye seslendi. “Gel hadi, yemeğin hazır!” 

 Ömer Dayı orağını sapın üzerine attı. Elliklerini kuşağının arasına soktu. Kolunun yeniyle alnına biriken terleri sildi. İki kolunu iyice yana doğru açtı. Gerneşip belini kütürdetti. “Öff! Öff! Berk yorulmuşum tamam!” diyerek haymaya doğru yürüdü. 

— Nerede kaldın bre avrat? Az daha acımdan ölecektim! Konu komşu ne der? 

— Ne der ki herif? 

— Demez mi ki, bizim Ömer Dayı’nın uyuz Döndü’sü herifini gözden çıkarmış… Sabah azzığını öğlende götürür… 

— Başıma gelenleri heç sormuyon herif! Keyfimden mi geciktim. 

 Neymiş bakalım şu başına gelenler? 

 Heç sorma herif!…

— Bu ne tevir söz kele? Az önce “sor” dersin; az sonra da “heç sorma” dersin… 

— O sözün gelişi yahu… Bizim boz eşek var ya… 

— Eee, nolmuş bizim boz eşeğe? 

— Kıran giresice uşaklar, binip Karasuyun kıyısına götürmüşler… 

— Eee, sonra? 

— Sonrası var mı? Yayan yapıldak yollara düştüm.. Dağ taş demeden, eşşek aradım… 

Ömer Dayı sofraya oturdu. Ayran sitilini başına dikti. Bulgur pilâvının üzerine kapatılan yufkaları dizine aldı. İri lokmalar yapıp pilâvı yemeye başladı. Döndü Kadın ara vermeden konuşuyordu: 

— Şu bayır senin, bu bayır benim… derken, Karasu’yacak yörüdüm… Baktımkine, bizim eşek suyun kıyıcığında yayılıyo… Sövdüm… Saydım… Elime geçeni uşakların başlarına fırlattım… Hele Mustafa’m askerden bir gelsin… Ben onlara yapacağımı biliyom… 

— Ne yapacaksın bre? Senin Mustafa’n da o yollardan geçti… Omuz kaldırıp güler… Köylük yerin eşeği ortaklık! Killi bulursa o biner… Halil, gelini şehre götürdü mü? 

— Çok erkenden yola çıktılar… Uşak berk hasta. Ellâham kızamık çıkaracak. 

— Allah vere de kızamık ola… Bilinmedik, görülmedik bir hastalık olursa, nederik? 

Döndü Kadın yerinden kalktı. “Ben sana taze su getireyim… Karpuz da ister misin?” dedi. Ömer Dayı ağzındaki lokmayı aceleyle yuttu . 

— Şimdi de elin bostanındaki karpuzlara mı göz diktin avrat? Haram olmaz mı? Hem, daha karpuzlar kelek… Yetişmesine on beş gün var… 

— Ben olmuşunu bulurum… Niye haram olsun? Komşu hakkı yok mu? Koparıp da evimize götürmedikten sonra… Tarlabaşında yenen her şey helâl! Bunun kanunu, töresi böyle! Sen, datlı canını sıkma! 

— Kim koymuş bu kanunu bre? 

— Adı güzel peygamber efendimiz koymuş: “Ye, iç; evine götürme! Tarlada yenilen zekât yerine geçer…” buyurmuş. 

— Eyi, eyi! Günahı da, sevabı da senin boynuna!… 

Döndü Kadın, sallana sallana pınara doğru yürüdü. Uzun donunun malaklarına pıtıraklar yapışıyordu. Başındaki kalpak, hafif yana eğikti. “Bahçelerde pirpirim/Döşürdüm birim birim/Mustafa’yı everdim/Halil’e Allah kerim” diye bir mani mırıldanıyordu. Sevinçliydi. Oğlu Mustafa, yakında izine gelecekti. Erzurum’da askerdi. “Erzurum dağları karınan boran… diye derin bir of çekti. “Ah, Mustafa’m bir gelse! Şöyle doya doya boynuna sarılıp koklasam! t Hoş geldin dal boylu Mustafa’m’ desem! ‘Bak, sen askerdeyken, nurtopu gibi bir oğlun oldu! Adını Ömer koyduk. Babayın adı yitmedi…’ Gelinimiz Fidan’ın gözleri ışılasa! Utana utana akşamdan, don kazanına pınardan helkelerle su taşısa! Gece kalkıp, kaşla göz arasında Mustafa’mla çimseler! Bizim morruk, iştahlanıp baldırıma bir çimdik atsa! ‘Bak avrat, seninkiler iş başındalar!’ dese… ‘Hös herif, hös! Sen heç mi genç olmadın? Böyük kısmı; sağır gerek, kör gerek!’ desem… Sabahınan erceden kalksam… Buharı üstünde, bol yağlı bir bulgur aşı pişirsem… Bir sahan kaygana hazırlasam… Şööyle, üzerine samırsaklı yoğurt döksem… Bir iki baş yeşil soğan soysam… Datlı Mustafa’mı sofraya buyur etsem… Güle oynaya hep birlikte yemeğimizi yesek. Halil’imin evlenme işinden söz açsak!.. Mustafa’m ağanın elini öpmeye getse… Kimsenin görmez yanından kesesine iki ellilik koysam… ‘Al oğlum, al! Gerek olur… Ağa kapısına eli boş gedilmez,’ desem.” 

Deri kalazını pınardan doldurdu. Ağzının tıkacını kapattı. Bostan tarlasına yöneldi. Tarla, pınarla Karasu’yun arasında, güneye doğru uzuyordu… Bostan tarlasına ürpererek girdi. Boz toprağın üstünde, incecik dalların arasında, karpuz kelekleri uyukluyordu. ‘Şu olmuş, şu olmamış!” diyerek epeyce yürüdü. Gözüne kestirdiği irice bir karpuzu koparıp entarisine sardı. Eteğinin iki ucunu kuşağının arasına soktu. Kıs kıs güldü. “Hırsızlık da datlı oluyor! Elimnen dikmiş gibi tarlaya girip kopardım… Karnım, gebe avratların karnına döndü!” diye mırıldandı. Yalınayaktı. Tarlanın sert kesekleri ayaklarının tabanlarını dişliyordu. Her adım atışta, sıcak saca basmış gibi, hoplayıp duruyordu…  

Tam karpuz tarlasından çıkarken, susuz arkta bir boz yılan peydahlandı. Döndü Kadın “Hayırdır inşallah!” dedi. “Boz yılanı eyi saymazlar… Bre soyka, yolumu ne deyi kesiyon?” Yerden koca bir taş aldı. Yılan, sıcak güneşin altında sersemlemişti. Hışırdayarak ilerliyordu. Döndü Kadın elindeki taşı nişanlayıp fırlattı. Birinci atışta vuramadı. ikinci atışta, taş yılanın belinin ortasına değdi. Yılan yerinde kıvrandı. Karnının kirli sarı derisi göründü. “Bu yaradan onman gayri meret!” diye bağırdı, Üçüncü taşı tam başına vurdu. Yılanın kuyruğu uzun süre titredi. Döndü Kadın, “Bu murdarın eşi de olur!” diye düşündü. Yerlere korka korka basarak oradan uzaklaştı… 

Ömer Dayı yemeğini yemiş, haymanın seyrek gölgesine uzanmıştı. Kalın sigarasından üst üste derin nefesler çekiyordu. İnce uzun bir yüzü vardı. Sakalı uzamıştı. Bıyığının ucundaki ak kıllar, sigara dumanından sararmıştı. Ak, iri gözleri donuk donuktu. “Geldin mi avrat?” diyerek doğruldu. Kadının eteğini şişkin görünce, gülümsedi: 

— Ulan avrat, yaşın elliye süllüm dayadı; daha akıllanmadın! Tecirli aptalı gibi nere getsen, birşeyler toplarsın… 

— Ee, deli morruk! Çok konuşma! Ben koparıp geldim; işine gelmiyorsa, yeme! 

— Yerim yavrım, yerim! Böyüklerimiz ne demiş? 

— Ne demiş bakalım? 

“Başa haram olan, ayağa helâl” demiş! Senin haram kazancın bize ana sütü gibi helâl! Öte dünyada ceremesini sen çek, bize ne? 

— Yaaa! Nerde bu yoğurdun bolluğu? Beni ataşlarda yak, sen köşeye çekil, rezilliğime bak! Yağma yok, herif! Öte dünyada da yanındayım… 

— Allah yazdıysa bozsun! Cennette onca huri melek varkene, sana kim bakar? 

— Neyse, çok konuşma da, beni dinle: Sana bir sözüm var… 

— Neymiş sözün bre?

— Seninle bahs tutuşak: Karpuzun nasıl olduğunu kim bilirse, onun dediği olsun… Sence karpuz kelek mi, yoksa olgun mu?

— Bunu bilmeye ne var yavrım… Bu karpuz kelek… 

— Bence de olgun… Ben karpuzdan anlarım. Bu karpuzu, koca tarladan seçtim. 

— Senin anladığın işte bu kadar… Karpuz, “ben keleğim, ben keleğim” diye bar bar bağırıyor… 

— Bak beni dinle: Eğer karpuz kelek çıkarsa, her ne dersen, yerine getiririm… Eğer olgun çıkarsa, sen benim dediğimi yapacak mısın? 

— Söyle bakalım, diyeceğin neymiş? 

— Pekey: Yolma işimiz, şahra çekimimiz bir haftayacak biter mi? 

— Biter diyelim… 

— Harmana da on gün ayır! 

— Ayırdık getti… Sen dilinin altındaki baklayı çıkar… 

— Güz girimi bizim Halil’in düğününü yapak diyordum… Hazır, Mustafa da gelmişkene… Kardaşının düğününde bulunmuş olur. 

— Yahu, düğünün sırası mı? Bunca borç-harç varkene? Daha ağayla hakkımızı bölüşmedik… Bakalım, sehmimize kaç kile buğday düşecek… Sağa-sola epeyce borcumuz var… Oğlana izin dönüşünde para gerek… Gelinin düzenesi bozuk! Daha, üstündeki fistanlık gelinliğinden kalma… Hısımlarımız ne der? “Gelin oldu, üstüne bir basma alamadınız!” demezler mi? 

— Zaten sen böylesin: Hep benim dediğimin tersini yaparsın… Hep önüme bir kaya yuvarlarsın… Bir bahse girişek dedik… İştihamızı kursağımızda koydun… Ah, benim kara yazgım ah!… Ne zaman sözüm tutuldu ki? . . . 

— Yahu dur hele, hemen gözlerin sulanmasın… Nasıl olsa, bahsi kaybedeceksin… Pekey, bahse tutuşak; fakat, benim de bir şartım var… Şöyle beri gel! Kulağına diyeyim… 

— Kim duyacak ki? Aşikâre desene. Hem, senin ne diyeceğin olacak? ya “kölük aşı” istersin, ya da demli çay… 

— Bu kez istediğim başka! Şöyle kulağını beri getır Hah şöyle… 

Ömer Dayı, yaşlı karısının yüzüne doğru iyice eğildi. Buruşuk yanağını istekle öptü. “Bu gece yatağımı ayrı sermek yok!” diye fısıldadı. Kadın : 

— Tanrı canını ala! Bir ayağın mezarda, daha gözün oynaş kolluyor! diye güldü. Sen nere, o işler nere? Geçmiş ola, geçmiş… 

 Öyle deme yahu avrat: “Sıfat kocar amma, gönül kocamaz” demiş Hak âşığı Karacoğlan… Benim şartım da bu, yavrım… Razıysan, karpuzu kes… 

— Pekey! Ahacık kesiyom… 

Kadın ”bismillâh” dedi; karpuzu ortadan ikiye yardı. Rengi, çekirdekleri bembeyazdı. Döndü Kadının yüzü asıldı: “Allah belânı versin karpuz!” diyerek tarlaya fırlattı. Ömer Dayı kahkahayla gülüyordu : 

— Gördün mü bre avrat? Karpuz da senin gibi ham çıktı. Temmuz ortasında olgun karpuz olur mu? Ama, senin gözün aç! Amik gölüne girsen su çalmaya kalkarsın. 

— Eee, çok uzatma! Ne bileyim ben? İri görünce, olgun sandım… Okkaladım, çok ağırdı. Zaten yolumu yılan kesince, anlamıştım… Uğursuz yaratık… 

— Ulan, bunca yaş yaşadın. Hangi karpuz eyi olur, daha bilemiyon… Karpuzun yeğniği, parlak kabuklusu, damarlısı eyi olur… Kavun ağır, karpuz yeğnik gerek, demezler mi? 

— Gelirkene yılan öldürdüm… Böğün tüm işlerim ters getti… Uğursuzluk kimde acep? Sende mi, yoksa bende mi?.. 

— Niye bende olsun avrat? Sabahın köründe bismillâh deyip yatağımdan çıktım… Gözelcene abdestimi alıp, namazımı kıldım… Gelip işime başladım… Eşeğini yitiren sen… Yılanı öldüren sen… Öldürdüğün yılanı toprağa gömdün mü? 

— Gömmedim… Korktum… Eşi beni sokar deyi hemen oradan kaçtım… 

— Avratlara, boşuna “eksik” dememişler canım… Yahu, yıldızları görünce, geri dirilir taman… Sinek konar, zehirlerini sağa sola bulaştırır… Hadi, get de göm… Yarım akıllı seni!.. 

— Pekey, gömerim… Nolacak bizim Halil’in evlenme işi? 

— Olacağı var mı bre yavrım? Karpuz olgun çıksaydı, belkim birşeyler yapardık. Bahsi ben kazandım… Bu akşam, vaktine hazır ol, ey Acem Şahı… 

— Cec zamanı onbeş-yirmi külek buğday ayırıp ağadan gizlesek… Remil mi attı? Nereden bilecek? Tarlayı süren biz… Ekip böyüden biz… Bekleyip koruyan biz… Biçip taşıyan biz… Dövüp savuran biz… Çuvallara doldurup ağanın kapısınacak taşıyan biz… Üç ona, bir bize… Üç ona, bir bize… Allah’tan reva mı? 

— Nankör olma avrat! Tarla-tohum, saban-koşum onun değil mi? Bize yol verse, “Hadin başka kapıya!” dese, nederik? Tek dikili ağacımız yok taman! Sınırda mayın bekçiliği mi yaparık? Ye iç de, hâline şükret… 

— Amaaan… Sen de! Dirliğimiz it dirliği… Nesine şükredek? Köyün tümü ağanın… Daş attı da kolu mu yoruldu? Nesi varsa, seferberlikte dağa çıkan babasından kalma! Kışın Suriye’de oturur, yazın gelip fakir-fukaranın ensesinde! Herifin çifte nüfus kâğıdı var… “Çift memeli Halep ineğine sahip” derler ya… Tıpkı öylesi: Hem ötegeçedekileri sağar, hem de bu geçedekileri… Ahmaklık bizi hökümette… işin dibini kurcalamaz…

— Kabahat sınırı çizenlerde… Ağanın toprağını ortadan ikiye bölmüşler… Ah nolaydı olaydı da, Haleb’ecek bizim olaydı… O zaman sen göreydin bizim ağanın forsunu… Sayesinde bize de eyi bir gün görürdük. Beni kâhya yapardı. Acı mı datlı mı sağlardı. Üç-beş dönüm tarlanın tapusunu üzerime çıkarttırırdı. Mal dediğin tapulu olacak! Tapusuz tarla, nikâhsız avrada benzer… Bak, şu tarlayı yirmi yıldır ekip biçerik… “Bizim” diyebildik mi? Niye? Çünkü tapumuz yok! Aslında bizim… Bizim amma, gel de sağa-sola anlat!.. Neyse… Hadi kalk da biraz deste topla! Akşamacak harman yerine dört sefer yapman şart! Emeğimiz, yazıda kurda kuşa kısmet olmasın!.. 

— Harmandan çuval çuval ağanın evine taşınacağına, varsın kurda kuşa kısmet olsun… Heç olmazsa sevabı bize yazılir… Üç evli ağayı doyurmak bize mi kaldı? Görpe avratları ötegeçde. Bu yandakinden sıtkını sıyırmış… Ayda yılda bir-iki kez uğrar… Alacağını mı toplasın? Uşaklarını mı sevsin? Karının koynunda mı yatsın? 

— Hös ulan, hös! Senin kalbin cıfıt mezarlığı… işin gücün fitnecilik… Ben ne dersem, sen tersini söylersin… O kadar çalıştım, çabaladım da, sana “Kırat”a irey verdiremedim… Geldin gettin, “Altıok’ta sarıldın… Altıok gözüne saplansın! Hani, bize toprak vereceklerdi? Noldu? 

Kadın, “Gene başlama!” diyerek yerinden hırsla kalktı. Söylene söylene deste toplamaya gitti. “Bir haftalık deste birikmiş… Şu hâlimle nasıl baş edeyim? Kara kaderim… Avrat olacağıma, ağa kapısında it olaydım… itin yalı, bizim yediğimizden yağlı… ” diye söyleniyordu. 

Ömer Dayı elliklerini parmaklarına geçirdi. Orağını eline alıp ekinin üstüne yürüdü. Ilık bir garbi yeli esiyordu. Gün dönmüştü. Hışır hışır ses çıkaran altın sarısı buğdaylara sevgiyle sarılıyordu… Batılda, Karasu ince bir ip gibi Suriye sınırına doğru uzayıp gidiyordu… Az sonra, yazının sessizliğini Meydanıekber’e doğru düdük çala çala koşuşan ”Bağdat Ekispresi” bozdu. Ömer Dayı, yorgun bakışlarını trene çevirdi. “Get bakalım kara tren, get… Bizden, mübarek topraklara selâm söyle!” dedi. “Şu bizim avradın sakat işleri… Oldu bitti gözü dar… Kıskancın eteği yamalıklı olur, derler. Ne gözel söz… Aklı fikri elin yediğinde; elin geydiğinde…” diye düşündü. 

Döndü Kadın homurdana homurdana desteleri haymanın yanına taşıyordu. Eşekle katır, kulaklarını yana indirmiş, haymanın gölgesine sığınmışlardı. Döndü Kadın, yeni bir desteyi almak için eğildi. Destenin altından kocaman bir torba çıkti. Bu, siyah renkli, otuz kiloluk bir naylon çay torbasıydı. Sevinçle kucaklayıp haymanaya doğru yürüdü. 

— Herif, gel hele herif!… diye bağırdı. Sesi, konuşması değişmişti. Gözleri ışıl ışıldı. Ömer Dayı yanına varınca, heyecanlandı: 

— Kaçakçılar gizlemiş olacak, dedi. Acep gerisi var mı? 

Koşup bütün sapları altüst ettiler. Üç torba daha buldular. Döndü Kadın, keyfinden çibidik çalıp oynuyordu. “Oh, ohh! Halil’imin kısmeti… Otuzardan yüz yirmi kilo eder… Her kilosu otuz beş liradan… Ahacık sana bir etek dolusu para… Ağan da yerin dibine batsın, buğdayın da! Bu para bize yeter… Yüce Tanrım, beni sana muhtaç etmedi… 

Ömer Dayı bir suç işlemiş gibi başını önüne eğdi: 

— Dur hele avrat, dur! Bu kadar sevinme! Aklımı da karıştırına! Şöyle oturak da, karar verek… Şimdi, bunca çayı nederik? Gedip Tahtaköprü Karakol Komutanına haber versek? Hı? Ne dersin? 

— Deli misin herif? Elimize bir fırsat geçmiş… Destelerin altında bulmuşuk… Bizim tarlamızda bulunan her şey bizim olur… Hayvanlara yükleyek… Üstlerine biraz buğday atak… Doğru eve götürek…

— Karakola haber versek, üçte birinin parasını bize bulmacalık olarak verirler… Gel, sen burda bekle; ben gedip jandarmalara haber vereyim; 

— Hadi ordan… Ödlek herif! Elimize geçen fırsatı niye kaçırak? Jandarmalar gizliden satar, parasını afiyetle yerler… Ben, senin gibi gözüküllü değilim… Hayvanlara yükle, gerisine karışma! Eve taşımak, müşteri bulmak bana ait… Çay gibi malın olsun herif… Kim olsa alır. 

On dakika kadar çeneleştiler. Ömer Dayı yaşlı kadını bir türlü kandıramadı. Söylene söylene ona yardım etti. Dört çuval çayı hayvanlara yüklediler. Üzerini buğdayla örttüler. Döndü Kadın eline bir değnek alıp iki hayvanı önüne kattı. Ömer Dayı arkasından bağırdı :

— Karııı! 

— Buyur herif? 

— Ben de geleyim mi? 

— Olmaz! Komşular kuşkulanırlar: “Bu herif, bu saatte yolmayı niye bırakmış?” derler. Ben torbaları eve saklar, hemen dönerim… Hatta eve bile götürmem… Harmanın içine gömerim… Akşam olunca, sessizce ahıra taşırık… 

Döndü Kadın, yarım saat sonra Kilis-İslâhiye şosesine vardı. Hayvanları heyecanla sürüyordu. “Oğlumun kısmeti çıktı. Halil’imin kısmeti, oldu bitti boldur… Güz girimi düğününü yaparık… Nişanlısı iki yıldır yol gözlüyor… Üç-beş kuruşunu da Mustafa’ma harçlık olarak veririk… Herifin de üstübaşı eskidi… Hey kurban olduğum adı gözel Allah’ım… Herifimi Osmanlıya paşa yapsaydın, böyle sevinmezdim. Otuzar kiloluk dört torba çay… Kimin eline geçer? Kaçakçıların gözlerini seveyim… Bizim için sapların altına gömmüşler. Bize, ana sütü gibi helâldır…” diye mırıldanıyordu. 

Döndü Kadın, önde yürüyen eşeğe yavaşça vurdu: “Çüşşş! Doğru yürü kızım… Hadi hatın anam… Yörü boz eşeğim… Bu akşam, yeminizi birer avuç fazla vereceğim… Aman dikkatli yörüyün… Siz, cevahir taşıyonuz hatın kızlarım… Aman yükünüzün ne olduğunu kimseye belli etmeyin! Dost var, düşman var… Hemen gedip Kumandan Beyle ulaştırırlar… Bizim ahmak herife kalsaydı, jandarmalara haber verecekti… Bir kişinin azığı, üç kişiyi aç koyar… Jandarmalar başka kapıdan yollarını bulşunlar… Gözel Mevlâm bizi düşünmüş; çayları sapların altına gömdürmüş… Kısmetinde varsa gelir Yemen’den… Kısmetinde yoksa ne gelir elden…” 

Ağaçların sık olduğu dar boğazdan geçip bayıra doğru tırmanınca, karşıdan bir jip göründü. Döndü Kadın, jipi hemen tanıdı: Askeriyeye aitti. Jipin önünde bir teğmenle assubay oturuyordu. Şoför, acı acı kornaya basarak yol istiyordu. Jip, tam yanlarına yaklaşınca, huysuz katır çifte atıp sağa kaçmak istedi. Yuları eşeğin semerine bağlıydı. Geriye doğru çekilen eşek, dengesini kaybedip yana yıkıldı. Tekme savuran katır, eşeğin çevresinde dönüp duruyordu. Acemi olan şoför, frene basıp yolun sağına direksiyon kırdı. Hızla giden arabaya hâkim olamayınca, jip şarampola yan yattı… Döndü Karıp üç beş saniye içinde olup bitenin farkına vardığı zaman, iş işten geçmişti: Kaçak çay torbaları şosenin üzerine yuvarlanmıştı. Yularını kıran katır, geriye dönerek, iniş aşağı kaçmaya başlamıştı. Semeri yan dönen eşek, hâlâ yerde debeleniyordu… 

 Yaralanan şoför bayılmıştı. Teğmenle assubayın alınları ön cama çarpmıştı. Assubayın şakağından kan sızıyordu. Türlü küfürler savurarak arabadan indiler… Döndü Kadın’a doğru öfkeyle yaklaştılar. Döndü Kadın; yumruklarını sıkmış, çay torbalarının başına, tunçtan bir heykel gibi dimdik duruyordu…

ŞEVKET BULUT

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir