KISKANÇLIK – MUHAMMED-İ HİCÂZÎ

KISKANÇLIK – MUHAMMED-İ HİCÂZÎ
(İran, 1900 – 1973)

Gerçi Ali ders çalışmaktan acizdi, ama kusur bulmada kılı kırk yarardı. Sürekli arkadaşlarını tenkit eder, olanı biteni gizlice bana anlatırdı. Kim birazcık kendini gösterecek olsa, binlerce suçlama ve tenkit oku yağdırmaya başlar, ders ve çalışmanın saçmalığı hakkında açık deliller getirir, arkadaşların sade gönüllerine kuşku ve tembellik tohumu ekerdi. Her gün yeni bir fıkra ve şaka bulup, bu hile ile herkesi işinden gücünden ederdi.

Ali’nin adamı olmuştum. Ders çalışacak olsam, korku ve utancımdan dolayı ondan saklardım. Buna karşın herkesin arasında beni dost ve sırdaşı olarak gördüğünü, diğerleriyle içli dışlı olmadığını düşünüyordum. Bu nedenle başkalarının kulağına eğilip bir şeyler fısıldadığını görünce canım sıkılıyor, nefret ediyordum. ‘‘Bazen seni bırakıp başka biriyle ilgilendiğimi görürsen bozulma. Onların hepsiyle gırgır geçiyorum. Tek arkadaşım sensin” diyordu. Ama yine de içim rahatlamıyordu.

Bizim sınıfta Ali’nin felsefesinde olanlara göre tembellik akıllıca, çalışmak ise aptalca bir işti. Ders dinlemiyor, öğretmene gülüyor, gürültü çıkarıyorduk. Ali, yalnız dersin değil, her türlü çalışma ve ümidin de sonuçsuz olduğuna inanıyordu. Gönüllerimizi öyle bir soğutuyordu ki, onun yüzünden hiçbirimizde yeni elbise giyecek cesaret kalmıyordu. Ama onsuz da grubumuzun tadı neşesi yoktu.

Öğretmenimiz görmüş geçirmiş, halden anlayan bir insandı. Bir gün bir çare aradı ve hepimizi pikniğe götürdü. Bizimle oynadı. Birlikte sofraya oturduk. Sohbet ediyor, açık ve temiz havanın verdiği iştah ve sevinçle yemek yiyor, Ali’nin maskaralıklarına gülüyorduk. Öğretmenimiz ‘‘Benim de anlatacak güzel bir hikâyem var” dedi.

Hikâyeyi dinleme arzusuyla ne varsa yedik bitirdik ve hikâyeyi dinlemeye hazırlandık. Dedi ki:

“Yemek yerken Ali’yi gözlüyordum. Yanındakine .’Şunlara bak, amma da çok yiyorlar!’ dercesine göz kırpıyordu. O zavallı da kendi aklınca Ali’nin sırdaşı oluyor, için için gülüp ona göz kırpıyordu. Ama başını yere eğer eğmez, Ali başka birine ‘Şuna bak, nasıl da çok yiyor!’ diye kaş göz işareti yapıyordu. Bir iki defa aynı şeyi bana yapmaya kalktı. Ama ona kanmadım. Evet, her biriniz Ali’yi tek arkadaşınız ve sırdaşınız biliyorsunuz ve hepinize gülüp geçtiği halde onun sözlerine kanıveriyorsunuz.”

Hepimiz şaşkın şaşkın Ali’nin yüzüne bakıyor ve onun bir şeyler söylemesini bekliyorduk. Ama Ali’nin rengi uçmuş, olduğu donup kalmıştı.

Öğretmen “Bu şaka elbette çok zevklidir. Ama Ali’nin aklına nereden geldi biliyor musunuz? Çünkü Ali sîzlerden daha zayıf ve iştahsız. Sizin yemek yiyişinizi kıskanıyor. Acaba neden güçsüz ve iştahsız olduğunu biliyor musunuz? Çünkü kıskançlıkla yüreği yaralanmış. Size ders çalıştırmıyor, sizin mutlu olmanızı istemiyor. Hepinizi dostlukla aldatıp yokluğa sürüklüyor. Herkes Ali’nin gönlündeki sevgi bahçesinin kıskançlık ateşiyle kuruduğunu ve ondan mahrum kaldığını bilmediğinden onu dostu olarak görüyor. Biliyor musunuz niçin kıskançtır? Çünkü kendisinde çalışma gayreti görmüyor. Ders çalışmaya ilgi duymuyor. Henüz yeteneğini keşfedememiş!”dedi.

Ali bir yandan ağlıyor, bir yandan da bir kömür parçasıyla yere resim çiziyordu. Öğretmenimiz bir süre onun yüzüne baktıktan sonra ansızın “Ali, sende resim yeteneği var. Gel resim yap. Çünkü büyük bir sanatçı olacağından eminim” diye bir sevinç çığlığı attı.

O günden itibaren Ali resim yapmaya başladı. Her gün daha da ilerliyor ve kıskançlık ateşinden kurtuluyordu. Bir süre sonra sanat aşkıyla öylesine doldu, kendisinden öylesine memnun oldu ki, artık dünyada güzellik ve iyilikten başka bir şey görmemeye başladı. “Çalışın. Çünkü rahatlık ve mutluluk çalışmadadır” diyordu.

Evet, kıskançlık; acizlik ve düşkünlükten ileri gelir. Zavallı, henüz kendi aşk ve -yeteneğini keşfetmemiş ve saadet yoluna girmemiş kimsedir.

Çev.: Mehmet Kanar (Modern İran Öyküleri Antolojisi, YKY)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir