Karamsarlık Üzerine

 

KARAMSARLIK ÜZERİNE

Gün olmuş, duru ve sessiz bir duman gibi karışmışsın gökyüzüne. Bir sigara dumanı, motordan çıkan bir mazot buharı olmuş bedenin. Karanlık yollarda yol almış, nice ışıklar görüp yetişememişsin ardından. Bir de şarkılar geliyor kulağına eski yalnızlıkların kokusunu kucaklayıp; “Döndüm sana kardeşim” diyor, içten ve buruk bir sesle. Selamlayıp kokluyorsun şarkıları, sahipleniyorsun yeniden.

Kaldıramadan kafanı devam ediyorsun yola. Oysa yukarıdan kırlangıç sürüleri geçiyor cıvıl cıvıl bağrışlar içinde. Başını kaldırıp dokunmak istermişçesine birisinin kuyruğuna, sıkıyorsun kendini. Kuş oluyorsun, su olup akıyorsun yanlarına. Uçuyorsun elinden geldiğince, dişlerini sıktığın ölçüde uçuyorsun kendi zihninin yamaçlarında. Vadiden süzülen kartal olduğunu düşlüyorsun. Aşağıda Madrid sokakları; Caso de Campo’nun yanan evlerini, Can veren doktorlarını, aydınlarını, şairlerini görüyorsun. Yüreğin kanıyor… Kırmızı bir karanfil oluyor, iki yanına düşürdüğün siyah bir atkıya kesiyorsun. Derken yere inip yolunu gözlemeye devam ediyorsun şarkıların. Tren yolunun yanından geçerken çelik-çomak oynayan çocuklar görüyorsun. Ellerinde sopalar, uçana kaçana vuruyorlar. Sanki vurdukları değnek değil de, yok olup giden gelecekleri gibi. Doğudan batıya dizili, bacalarında dumanı eksik evler sağ yanında. Zerre gürültü yok içlerinde. Bir şen şakrak kahkaha, bir ağlama sesi dahi duyamıyorsun. Yürüyüp gidiyorsun güneşi alıp koynuna. Damağın kurumuş, dudakların çatlak. Bir su sesi lazım sana, hem de şarıl şarıl. Kapıları olmayan evlere vuruyorsun kendini. Duvarları yumrukluyorsun. Hâlin bitap! Sonunda su veren de yok, olmayan kapıyı açıp söven de.

Güneş batarken, aslında hiç aydınlanmamış olduğunu anlar gibi sokakların, ağzında küfürler, fener oluyorsun dibi görünmeyen kuyulara. Yorgun bedenin karışmış atmosfere çoktan. Artık bilinmezliklerde kuyu aydınlatan fenersin. Kayanın birisine yaslıyorsun sırtını. Bir türküye başlıyorsun yüksek sesle. Tek gördüğün ağzından çıkan buhar ve karanlık bir orman. Kimse de yok ya, başlıyorsun bağıra bağıra söylemeye: “Arabaya taş koydum ben bu yola baş koydum. Seni gelecek diye bir yanımı boş koydum…” Yine kareler geçiyor gözünün önünden, bir gülüşü görüyorsun, bir kokuyu alıyorsun. Bir de bakmışsın gözünde yaşlar. Damlayan hayaller, umutlar, eriyip giden bir yaşam…

Sabah olmuş kayanın dibine. Elinde fesleğen tohumları. Güneş doğmuş. Hafif bir rüzgar eşliğinde doğruluyorsun yerinden. Derken kırlangıç sürüsünü görüyorsun yeniden. Bu kez hepsi yere inmiş. Ne uçanı var, ne kaçanı. Hepsi yanında, yanı başında gezinip duruyorlar. Umursamıyorlar insan olduğunu. Üstüne çıkıp yürüyorlar, korkmuyorlar senden. Nasıl da hoşuna gidiyor! Gözlerin doluyor yeniden. Sevginin ağırlığı basıyor üzerine. Kuşları seviyorsun; denizleri, dağları, taşları sevdiğin gibi. Sonra oracıkta bulduğun sevgini kuşlarla bırakıp, ceketini alıyor ve gidiyorsun yoluna. Evvelden gidenlerin, bilinmeyenlerin ardı sıra…

Mert KALKAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir