KahVe

Bugün öğle saatinde kalktım. Dün gece hatırlı müşterilerimizle sohbetti, danstı, içkiydi derken, saat nasıl güneşi doğurttu, nasıl içtiğimiz uyarıcıların etkisi bile kayboldu da bitkin halde düştüm günahkar yatağıma, anlayamadım. Her gün milim milim büyüyen çocuğun büyümesi nasıl gözlenemezse, bataklığa santim santim gömüldüğümü herhalde nefes alamaz hale gelince anlayacağım.

Ben de istemez miyim sanırsınız evine bağlı, yakışıklı, az çok demeden bir şeyler kazanıp, helalinden bana ve çoluk çocuğumuza yediren bir kocam olsun, kıskansın beni, çocuğun okul masrafları için biraz para koyayım kenara, ama nerede. Burada ipekten bir kıyafet, dayanıklı bir jartiyer ve hatırlılara göre aşk oyunları araçlarına biriktiriyoruz parayı; koca kıskanmasının tadı yerine gedikli müşteri özlemindeyiz. Çocuklarla aramız ise çok daha kötü, daha doğmadan içimizde öldürüp, damla damla, et et almak zorundayız dışarı. Aslen içeri hiç girmemesi lazım ama şu hatırlı müşteri kıyakları zaten bizi bitiren. Bizi sizden ayıran ise şu mavi demir kapı. Onu bir geçtin mi, hayatın bir daha asla eskisi gibi olmaz. O kapının ardında üzerine vurulan dövme asla çıkmaz. O kapıdır lanetin portalı. Lanetin içinde yüzüyoruz şuh kahkahalarla.

Aynada kendime baktım kalktıktan sonra. İçtiğimiz konyak şarkısıyla raks ederken dün, sabahleyin suratımda çizgilerinin olacağını hiç akla getirmemiştim. Sahi, böyle giderse 20 yılda yaşlanılacak yolu 10 yılda kat edeceğiz herhalde. O zaman nice olur halimiz bilinmez.

Ben de orospu olarak doğmadım elbet. Bilseniz bu keskin, çekinmesiz, arsız, hançerli kelime her kulağıma çalındıkça ne kadar sinirlenirim. Ama ateş olsam cürmüm kadar yer yakacak bir insan olarak, çekerim sineye. Sinem doldu.  İçim doldu. Maddeten, manen. Orospu kelimesi söylene söylene anlamını kaybeder kulağımda zaman zaman. Ama bazen o kadar içten söylerler ki, hıncımdan söyleyeni öldüresim gelir. Müşteriyse kovasım, buradaki kaşarlanmışlardan biriyse elbiselerini paralayasım gelir. O kapı ve o kapıyı dik tutan duvarları dinamit lokumlarıyla pare pare etmek, içerideki emekçi ve azgın insanları lanetleriyle öldürüp lanetten kurtarmak isterim.

Geçenlerde Allah’a bir mektup yazdım. İlk başlarda yüzüm yoktu diyeceklerimi demeye, sonra açıldı dilim, bir veryansın, bir isyan, bir suçluluk itirafı… En son yazdıklarımı okudum, tam bir orospunun yazacakları olmuş. Allah’a, bu işi bırakınca bir daha gideceğim. Bu iş, kullanılmış tuvalet kağıdı gibi beni atmadan bırakabilirsem elbet. Allah’a yazdığım mektubu yolladım postaneye. Bakalım ne yapacaklar alıcının adresinde “her yer” ibaresini görünce.

Çocukluğumda Silivri’de iki katlı, alt katta ablam ve kocası, üst katta biz otururduk ailece. Eniştem ve babamın emekli aylığı ile geçinirdi iki aile. Arada ayrı gayrı olmazdı. Esmendiyar Amca’nın oğlu Serdar ile çocuk aşkı bile yaşamıştım. Şimdi götürseniz beni oraya, duvarın dibine yazdığımız “Mine ve Serdar” ibaresinin yerini şıp diye bulurum. Üstüne döktüğümüz ince kumları ellerimizle hemencecik kazıyıverir, aşkımızın yegane temsilcisi, şahidi ve ispatı olan bu kutsal metne şefkatle bakıp, giderken de sanki yakınımızı gömüyormuşçasına üzgün, üstünü ince kumla kaplar evlerimize yollanırdık annemiz babamız merak etmeden.

Eniştem bir plastik atölyesinde ustabaşı idi. Onun işyerinde geçirdiği kaza gül gibi giden hayatımızın dönüm noktası oldu. Her şey o gün başladı. Eniştem iş yerinde çaylak bir çalışanın sıkışan kolunu kurtarmak için makineye ayağını koymuş. Makine en güçlü çalışma halinde olmasaymış tez elden dururmuş ama dedim ya işçi çaylak, aksi gibi tam güç koyvermiş makineyi. Eniştemin iki bacağı da plastiğe karışmış o hengamede. Hastaneye yetiştirip canını zor kurtarmışlar. Keşke kurtarmasalarmış. Zavallı sanki her şey onun suçuymuşçasına, sanki olacakları görüyor da hepsinde kendine pay çıkartıyormuşçasına kırgındı hayata. Annemin, ablamın, babamın döktükleri gözyaşı, yeme içmeden kesilmeleri, bunu gören eniştemin iyiden iyiye hayatla bağlantılarını koparmaları… En sonunda eniştem ailemizin kötü gün yaratıcısı silahını alıp vurdu kendisini alnından. “Tuvalete bile gidemediğimden” diye bir şey aklımda kazınmış durur hep veda mektubundan. Safi, tuvalete bile gidemediğinden kendini öldürmüş gibi.

O ana kadar maişet sıkıntısı çekmemiş ailemizin ilk sıkıntılı günleri böylece başlamış bulundu. Ablam, üç çocuğu, annem, babam ve ben babamın emekli maaşıyla geçinemeyeceğimizi pek yakında anladık. Önce ablamın bilezikleri gitti, sonra alt katı kiraya vermek zorunda kaldık ve hep beraber bizim kata tıkıştık. Babam bir ara işe gireceğim diye tutturduysa da hem annem, hem işsizlik önünü kesti, gerisin geri eve yollandı. Alt katı sattık yok pahasına. Evimiz zaten köy gibi bir yerdeydi. Çok para verecek kimseyi bulamazsınız orada.

Fakirlik günleri vapura geç kalmamak için koşarak geliyordu sanki. Evden aldığımız para günden güne eriyor, kira ve emekli maaşı ile ucu ucuna geçinen, bir gün aç bir gün tok yatan, komşuların filtre, zekat ve bilimum sadakalarının babama gösterilmeden gönderildiği bu ev, bir sürekli gelirin daha gitmesiyle iyiden iyiye fakirliğin pençesine düşmüştü. Ablam üç küçük çocuğunu romatizma hastası anneme bırakıp çalışmaya tam başlamıştı ki, ablamın eski evinin sahibinin yeğeni geldi. Bir hafta kadar kaldı. Bana kötü kötü bakardı da bir şey diyemezdim. Evde ekmek olmadığı zaman, bayat da olsa ekmeğimizi verirdi Hanefi Amca ve onun yeğeniyle ters düşersem zaten yarı aç yarı tok yaşatan hayattan bir besleyici damar daha eksilecekti. 14 yaşındaydım ve artık okumayacaktım, bu kesindi. İşe gireceğim dedim, babam çok sinirlendi. Gereksiz bir asabiyetle altmış küsur yaşına gelmişti ve bundan artık vazgeçeceğe benzemiyordu.

Zaman zaman babamın ölüsü gözümün önüne gelir de, hem bana sahip olmaya çalışan Hanefi Amca’nın yeğeni Sarp hem de onun hareketinden beni sorumlu tutup yüzümü bir daha görmemeye yemin eden Serdar’ı bir kaşık suda boğasım gelir. Sarp hergelesi,  bir gece dışarı su almaya çıktığımda arkamdan yaklaşıp ağzımı sıkıca kapattı. Sonra beni götürüyordu ki, bir hışımla kurtardım kendimi ve avazımın çıktığı kadar bağırdım. Babam aşağı indi, elbisemi yarı parçalamış ve beni tokatlayan Sarp’ı gördü. Hemen o lanet silahı aldı ve kurşun yağdırdı Sarp’a. On sekiz yıl yedi; birinci yılı bulmadan öldü, kurtuldu.

Filmlerdeki fakirlik sahneleri olur ya, oradaydık işte babamın maaşının kesilmesinin ardından. Ablam ve ben geçici işlerde üç beş kuruş kazanıyorduk, çocuklar annemle evde boğuşuyor, paramız süte yetse ekmeğe yetmiyor, komşular bir gün yemek verse ertesi gün gözümüz kapıda, aç uyuyorduk. Annemin artık yürüyemeyecek hale gelmesi, babamın hapiste olması, ablamın çocuklarının süt için ağlamaları, ekmek hayaliyle uyuduğum geceler, bir gün olup bir ay olmayan çamaşır işleri ve bir teklif… Daha onbeşimden yeni gün almıştım ki, temizliğe gittiğim yerlerden birinde halimize vakıf bir kadın bir gün bana ayağa kalkmamı söyledi. İlkin bir hata ettim, beni gönderecek diye korktuysam da, suratındaki şefkatli ifadeyi görünce iyi bir gün geçireceğim zannettim. Kadın elini elime uzattı. Sonra belime koydu, sonra da göğüslerimi kontrol etti. Sonra zehir saçtı:

“Kızım, yanlış anlama ama sizi bir süreliğine de olsa bu fakirlikten kurtaracak bir önerim var. Ama zordur biraz he demesi. Anlatayım mı?”

İşin içinde bir bit yeniği olduğunu ruhum hissediyordu ama kulaklarım ailemin bir gün daha tok yatmasını sağlayabilecek en ufak şansı duymak, anlamak ve acilen yapmak istiyordu. Anlatması için yalvarırcasına evet dedim.

“Maşallah güzel bir vücudun var. İsteyeni de var. Evet… Sen olur dersen günde kazandığın 10- 20 lira yerine sana binlerce lira kazandırabilir bu vücut.”

Küçüktüm ama anlayabilirdim. Açık açık kötü kadın ol diyordu bu kokoş. Çıldırdım sanki, ama dışarı bağıramadım bugünlük temizlik işi de elimizden alınır da eve aç bilaç giderim korkusundan. Olmaz dedim, gözlerim ise çığlık çığlığa, tehditvari, hilkat garibesi bir hale bürünmüş kadını içerimdeki cinnetten haberlendiriyordu. Sustum. Sustum ama ne kadar zordu susmak o gün, ne kadar zordu gözyaşlarını döktüğün yerleri silmek, ne kadardı fakirlik anladım. Sustum.

Bir gün ablamın en küçük kızı çok hastalandı.  Değil onu hastaneye götürecek paramız, arabacıya verecek tek kuruşumuz bile yoktu. Gayri ihtiyari, gönlüm geri geri gide gide o eve gittim. Para lazım acil dedim. “Ne isterseniz yapacağım. “

Bana beşyüz lira verdi. Daha da vereceğim dedi. Hemen hastaneye koştuk. Küçük Safiye kurtuldu ama büyük Safiye, yani Mine kurtulunamayacak bir bataklığa koşar adım gitmişti o hengamede. O gün o sevinçli mavi kapıdan içeri girdim. Giriş o giriş.

Evdekilere haber vermeden gittim, haber vermedim ama birkaç hafta sonra öğrendiler. Babam aynı hafta öldü, ama ben içimi rahatlatmak için; sadece bana üzüntüsünden, kızının kötü yola düşmüş olmasının kahrından değildir diyorum. Değildir değil mi?

İlk akşamımda çok zorlandım. Soyunduğumda azıcık kahve katılmış süt rengindeki tenim, sanki benim değilmiş gibi geldi. Ve sonra insan değilmişimcesine bana saldıran, kaşları birleşik ayı, insan değilmiş gibi geldi. Çok para vermişti ve hayvanlık paraylaydı. O uyuduktan sonra çok ağladım. Ağlarken gözüm yaşlı halim normal, yaşsızı bir garip geldi. Masumiyetimi kötü bir evde ve ağlayarak kaybettim.

Kapı kıs kıs gülüyordu ve kapalıydı, gözdağı veriyordu ama neşeliydi. İnsanları gülerek öldüren ruh hastası bir katil gibiydi kapı ve içeri giren, ben dahil, herkese laneti bulaştırıyordu. Sevmek hissi bu kapıda insaniyetini bırakıp öyle giriyor, sanki ayakkabılarını kapıda bırakıyormuş gibi. Eminim o bana saldıran ve hayvanlığın son raddesinde keşif uçuşları yapan bu adam dışarı çıktığında tekrar insan ayakkabılarını giyiyordu. Sevgi süzgecinden içeri bakış bile atmayın sakın. Nazarınız kirlenmesin.

Sabah ilk iş eve para yollamak oldu. Annem önceleri kabul etmek istemese de sonraları ablamın da aynı akıbete uğrayacağından korkarak istemese de aldı. O paralarla aldığı ekmeği yerken ne kadar zorlandığını ben anlarım bir tek. Bana gece yarısında, ev işlerinden bitap düşmüş bir halde dua öğretirken helalden ne kadar çok bahsettiğini hatırlarım da, “ne zor imtihanmış bu anne” diyesim gelir. Hayattaysam bu annemin sayesindedir herhalde. Orospu da olsam, kötü kadın da olsam o bana kızım der. Anne derim ona, yaşadığım müddetçe, eğer bu yaşamaksa. Yaşadığı müddetçe, o mutlu olsa da yaşamaktan, olmasa da. Yok, o da boş verebilirse beni tutunacak hiçbir dalım kalmaz dünyada. Giderim babamın peşinden. Kapı kazanır.

Sonra nasıl taze şoför zamanla alışırsa araba kullanmaya, alıştım bu işe. İlkin benle dalga geçmeyi yegane eğlence belleyen kaşarlanmış orospular nasıl bıraktılarsa dalga geçmeyi, ben de farkında olmadan, lakayt ,profesyonelce işimi yapıp bir taze ile dalga geçtiğimde anladım artık yolun dönülemez bir yerinde olduğumu. Alıştım o kapıya bile. Zaman zaman güldüm bile.

Bugün geç kalktım, henüz kimseyi de almadım odama. Ama almayacağım da. Az önce aşağıda kimi görsem beğenirsiniz; Serdar. Askere gidecekmiş, ağabeyi getirmiş bu pislik yuvasına. Nasıl da kafası önde, mahzun, sanki hepimizin burada olması onun suçuymuşçasına bakıyor etrafa. Kapı bana acıtacak bir kahkaha attı onu ilk içeride gördüğümde. Nasıl da aldım lanetin içine dercesine. Onu görür görmez asıl adı nedir bilmediğim Necla’ya tembihledim bu gece bana iş göndermemelerini.   Bu gece gözyaşlarıma sözüm var. Bu gece kafamı iki elim arasına alıp hayatla ölüm arasında, Serdar’ı görmekle görmemek arasında bir seçim yapmaya ihtiyacım var. Bu gece efkarım sigara dumanımdan bile taşıyor. Bu gece sabah olursa söz veriyorum Allah’a, eğer bir orospunun sözünü ciddiye alıyorsa, gidip o tazeyi geri göndereceğim o mavi kapıdan tüm paramın yarısını verip. Söz veriyorum, orospu sözü.

Konyak şişemi çıkarttım. Sigara dumanım, odanın atmosferini düzelteceğim diye her tarafa koyu bir sıvı  gibi dağılırken, bardaktan ağzıma hayatım gibi dökülüyordu konyak. Yarın tuvaleti bulacağını bilerek akıyordu. Ölmemeye karar verdim. Kapı kazanamaz çünkü. O mavi kapı çürüyene kadar dimdik ayaktayım. Serdar’a karşılık bir taze. Eder     1-1.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir