Kader

Orta yaşlı bir adam pencereden bakıyordu. Dışarıdan düğün sesleri geliyordu. İçerideyse insanı korkutan bir sessizlik… Yavaş yavaş kapandı gözleri, artık yıldızları seyretmekten yorulmuştu. Kendini sadece sesleri dinlemeye verdi bir süre. Derken her şey yitirdi gerçekliğini, zaman ve mekan bir birine karıştı. Öyle ki, sesler dışarıdan mı yoksa beyninin içinden mi geliyor, anlayamaz olmuştu.

Her yerini bir üşüme kapladı adamın, hafifçe titredi. Oysa, ağustos böceklerinin kulakları sağır eden seslerinin hiç kesilmediği ve insanın havasızlıktan boğulur gibi kendini dışarı atmadan duramadığı o sıcak ve bunaltıcı yaz akşamlarından biriydi. Silah sesleri duydu önce, hiç açılmayacakmış gibi kapanan gözleri isteksizce aralandı bir an. Uzaktaki parlak bir yıldıza bakıp gene kapandı. Böcek seslerinin yıldızlardan geldiğini sanırdı adam çocukken. Ama bu çok eskidendi.

Dışarıda mutluluk ve kahkaha, içimde hüzün, dedi. İnsanların bir birinden bu kadar uzak olmasına ve iki ayrı zıt duygunun bir birinin bu kadar yakınında  yaşanmasına şaşmadı. O zaten hiç inanmamıştı insanların kardeşliğine. Yoksa bayramlar, isyanlar ve acılar bu kadar iç içe yaşanır mıydı?

Çoçukluğunda öğrendi adam bunu, kendisi bir arkadaşının iftirasına uğrayıp öğretmeninden dayak yerken, iftiracı arkadaşının yüzünde beliren o aşağılayıcı ve hor tebessümü hiç unutmadı. Oysa o değildi sınıf defterine adını yazıp karalayan. Aynı tebessüm yıllarca süregeldi farklı insanların dudaklarında. İnsanlar büyüdü, yaşlandı, değişti ama o tebessüm, insanı isyana sürükleyen o gülüş, hiç değişmedi. En son, oğlunu öldürdüğünü  bildiği halde ortada delil olmadığı için “suçlu o” diyemediği, paragöz bir adamın dudağında görmüştü o gülüşü. Kendisi ağlarken, o karşısına geçip, sadece kendisinin gördüğü bir alayla gülmüştü. Üstüne atılıp ölesiye dövmek istemişti o an, ama engel olmuştu kendine yine de. Oysa bazen düşünüyordu ki…

Derin bir iç çekişle açtı gözlerini adam. Bu uğursuz düşünceleri atmalıydı kafasından. Bu dünyada hala iyi insanların da olduğunu hatırlattı kendine. Yaşlı insanlar gibi ileri geri sallanmaya başladı. Gözleri boşluktaydı gene, dikkatle ve kesin bir ifadeyle bakıyorlardı. Gergin yüzünün hatları önce biraz daha kasıldı, sert bir ifade aldı çehresi. Sonra yavaş yavaş çözüldü sanki düğüm, gözlerinin içi dehşetli bir acıyla birlikte yumuşamaya başladı. Sevgi ve şefkat de vardı şimdi orda, sevgili karısına yıllarca beslediği aşkın kırıntılarıyla birlikte.

Şimdi iyiden iyiye duymaya, gerçekliğini görmeye başladı dışarıdan gelen seslerin. Onlar artık kendi beyninin içindeydi. Beyazlar içinde bir kadın gördü önce, duvağı yüzünde örtülü, başı önüne eğik, tel püskülleri iki yanından aşağı sarkmış, kırmızı bir kuşak belinde… babası bağladıydı onu, gayret kuşağı derler… kolay değil ya evden ayrılmak. Gelinin yakasında kırmızı görümlükler, bileğinde burmalı bilezikler, boynunda beşi bir yerde… bakmaya doyamadığı bir gelin işte… karısı… yavaş yavaş kalkmaya başladı duvağı, işte şimdi net görüyordu artık yüzünü, gülümsüyordu. Işık saçan gözlerine kadar… mutluydu. Yarın olacaklardan habersizdi tabi. Bir el uzandı ona, yanağını okşuyordu. Kimindi bu el, birden şaşırdı, tanıyamadı önce. Sonra hatırladı, tabi ya, kendisiydi işte. Aynı dışarıdaki gibi davullar eşlik ediyordu zurnaya. Havai fişekler atılıyordu gökyüzüne, sahte yıldızlar gibi savruluyorlardı etrafa, bir an ışık saçıp kayboluyorlardı oysa. Herkes mutluydu, eline kına yakılmış, baba ocağından ayrılacağı için üzülen gelin dahi mutluydu işte. Karşılıklı oynuyorlardı, başka insanlar da vardı oynayan, ama o gelinden başkasını görmüyordu. Çocukluktan beri derin bir aşkla sevdiği kız, birazdan karısı olacaktı işte. İlk defa hüzünsüz mutluydu. Ama bu çok sürmedi elbette.

Nerden bilsindi sevinçle el çırpan insanların yarın yasa boğulacağını. Nerden bilsindi, içini kaplayan büyük bir sevinçle birlikte heyecandan yerinde duramayan, gururla gelinini ve oğlunu seyreden annesinin, oğlunun mürüvvetinden hemen sonra, yatağında uyurken can vereceğini. Kim, nerden bilsindi, aralarından birinin yarın öleceğini ve ölüm meleğinin çoktan yola çıktığını…

Üç çocukları oldu sonra, bir kız iki oğlan. Annesi gibi güzel olsun istemişti kızı, yaşasaydı olacaktı da. Ama kader onu elinden tez aldı, tıpkı ilk oğlu gibi. Dünyalar güzeli, sevdiceği karısı da son çocuğun doğumunda can verdi. Koskoca dünyada yeni doğmuş bir oğluyla yapayalnız kalmıştı işte. Ve hala düğünler oluyordu etrafta, sevgililer kavuşuyordu. Tıpkı bir zamanlar kendisinin de yaptığı gibi.

Oğluna bakacak bir annesi yoktu, akrabaları da.  Yabancıya teslim edemedi sevgili karısının tek yadigarını. Aldı oğlunu kucağına, şehre göç etti. Çalışmaya başladı orda, küçük bir gecekondunun bir gözünde kalıyordu. Evin sahibi bakıyordu çocuğa gündüzleri, iyi insandı aslında. Yıllar geçti, oğlu delikanlı bir genç oldu, kendisi de bir ev yapmıştı gecekondu mahallesinde hamallıktan biriktirdiği parayla. Okutuyordu oğlunu, oğlu kendini kurtarmalıydı, geleceği parlak olmalıydı civanının. Bu hayali de gerçekleşmedi adamın, oğlu kavga ettiği arkadaşının kanlı bıçağı altında can verdi bir gece yarısı. Gören eden olmamıştı katili, kaçmıştı. Sonra da cenazede gelip namazını kılmış, adama sabır dilemiş, alaycı bir bakış fırlatıp   aynı şekilde gülmüştü.

Birden kendine geldi adam. Gözünde bir damla yaş birikmiş, hızlıca yakıp geçmişti yanağını. Sileyim derken pis bir koku geldi burnuna, elini kokladı, elinden geliyordu koku. Şaşırdı bir an, neden sonra hatırladı halini. Geçmişi anarken, şu anını unutmuştu neredeyse. Utanarak baktı vucuduna. Leş gibiydi her yeri. Gözü diğer elindeki içki şişesine takıldı sonra. Yıllarca elinde içki şişesiyle gezip durmuştu sokaklarda oğlunun ölümünden sonra hayata küsüp. Her şeyden vazgeçmişti. Artık çalışmaya gücü yoktu. Dileniyordu gündüzleri. Karnını doyuracak ve içki alacak parayı çıkardı mı, insanlardan uzaklara kaçıyor, tenha bir yerde boş gözlerle dalıp dalıp gidiyordu. Gören olsa ölü sanırdı belki ve kimse de umursamazdı onu. Ayyaş diyorlardı ona, serseri pis bir dilenci…

Sırt üstü uzandı adam olduğu yerde. Gene yıldızları gördü. Dolaşırken bulduğu yıkık bir evin içine atıvermişti kendini en son. Uyuyup kalmıştı anlaşılan. Silah sesleriyle fırlamıştı yerinden. Önce polis gene bir hırsızı kovalıyor sanmıştı ama biraz kulak verince atılan kahkahaları ve çalınan davulları da duymuştu. Düğün vardı bir yerde. Başını yıkık evin küçük tahta penceresinden çıkarmış, insanları seyre dalmıştı.

Ellisini geçmiş bir adam… gören yetmiş sanırdı. Kirli ve yırtık elbiseler vardı üzerinde.  Ağarmış saçlarıyla, elinde içki şişesi, düğünü seyrediyordu bakan ama görmeyen gözleriyle…

Gülcan Gençer

16.08.2009/pazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir