İTALYA KRALLIĞI’NIN NİŞANCIBAŞISI VE YÖRÜK ALİ EFE – HAKKI KÂMİL BEŞE

İTALYA KRALLIĞI’NIN NİŞANCIBAŞISI VE YÖRÜK ALİ EFE

Subay arkadaşları arasında “Sarı Şevket”, askerler arasında “Deli Yüzbaşı” diye anılan aziz dostum Şevket Örs anlattı:

— Bir ara Yörük Ali’nin kurmaylığını yaptım. Çetesinde beş yüz kadar gönüllü vardı o zaman. Görevim, bunların yok yere kırılmasına sebep olan delice kahramanlıkları önlemek, çetede düzenli, disiplinli bir idare kurma, bir kelime ile Efe’ye emri altındaki insan, silâh ve malzeme gücünden mümkün mertebe az fire vererek faydalanma yollarını öğretmekti.

Yörük, o tarihte yirmi üç yirmi dört yaşlarında bir delikanlı idi; orta boylu, buğday tenli, geniş omuzlu, iri kemikli bir delikanlı. Çehresi çok sevimli ve cana yakındı. Bu çehrede sahibinin pratik ince zekâsını, ruhundaki büyük cevheri keşfe yarayacak hiçbir belirti yoktu. Bütün hareketlerinde dikkati çekecek kadar temkinli, serin kanlı olan bu sıradan adam, namusa, yiğitliğe toz konduran söz ve davranışlarla düşman karşısında kasırgaya dönerdi.

Parmağına Yakup Cemil’leri, Şükrü Yenibahçe’leri kıskandıracak derecede hâkimdi. Mavzerle telgraf tellerini, tabanca ile serçe, ispinoz gibi minik cüsseli kuşları vurabilecek kadar atıcı idi. Devrin kalburüstü efelerinin hepsini tanırım, çoğu ile yan yana, omuz omuza harp ettim, hiçbiri sinirlerine Yörük Ali derecesinde hâkim değildi. Düşünmeden karar vermez, fakat bir kere de verdi mi, gökten yıldırımlar yağacağını bilse kararından dönmezdi. Diyeceğim, Yörük, kütüğü dibinde büyümesi yüzünden heder olmuş büyük istidatlardandır. Bu istidat, ciddî bir eğitim ve öğretim görmüş olsaydı -muhakkak ki- devrinin en büyük komutanlarından biri olurdu.

Davasına inanan, gücüne güvenen bu gibi insanlar hele o yaşlarda çok sert ve alıngan olurlar. Kimi zaman dozu kaçırılmamış tenkitleri bile izzetinefislerine indirilmiş birer tokat sayarlar. Bu sebeple idare edilmeleri çok güçtür. Askerlik hayatımın en çetin günlerini Yörük Ali’nin kurmaylığında geçirdim, inanın bana. Düşünün ki çetenin reisi plânlı hareketle bir damla kan dahi akıtılmaksızın yenilebilecek nice güçlükleri ölüme meydan okuma yoluyla yenmeyi göze alacak kadar toy ve sabırsız bir delikanlıdır. Son söz, daima, onundur ve ben onun sadece bir danışmanıyım.

Bir gün Yörük’le Adagide yakınlarında bir su başında dinlenirken köyün imamı çıkageldi:

— Efem seni subay kılıklı, süslü püslü üç gâvur görmek istiyor.

— Nerdeler?

— Deli Hüsnü’nün bahçesinde.

— Ne yapacaklarmış beni görüp de?

— Tercümanlarının söylediğine göre, hoşuna gidecek teklifler yapacaklarmış.

Efe bana döndü:

— Ne dersin Yüzbaşım, gidelim mi?

— Gidelim, Efem, dedim, hiç değilse hakkımızda ne düşündüklerini, başımıza ne çoraplar örmek istediklerini öğrenmiş oluruz.

Mestan Efe’yi de yanımıza alarak yola çıktık. Çetemiz çevresine dehşet salan bir kuvvetti artık. Gittikçe sıklaşan baskınları, amansız saldırıları ile kan kusturuyordu Yunanlılara. Bu sebeple işgal kuvvetlerince Efemizin ayağına heyet gönderilmesinde yadırganacak hiçbir cihet yoktu. Gelgelelim ne olabilirdi bu teklifler? Efe ile ben akla gelen bütün ihtimalleri sayıp döktük. Mestan bunlardan hiçbirini beğenmedi ve âdeti olduğu üzere işi yine alaya dökerek:

— Bilemediniz Efeler, dedi, bilemediniz… Bu çorbacılar birer kız teklif edecekler bize, hassiyetli, sakız gibi birer Yunan dilberi. Ama ben sekiz taneden aşağısına razı değilim, bilesiniz ha!

Büyücek bir kurt yol boyunca içimi kemirdi durdu: Teklif getirenler öğrenim, eğitim görmüş, tecrübeli, yetişkin kişilerdi her hâlde, Efemiz ise vatan aşkı ile silâha sarılarak dağa çıkan tertemiz bir Yörük çocuğu idi, o kadar. Başa çıkabilecek miydi bu kurtlarla acaba?

Uzatmayım, salık verilen bahçeye vardık. Efe’yi orada bekleyenler bir İngiliz yarbayı ile bir İtalyan albayı ve çiçeği burnunda bir Amerikan binbaşısı idi. Yanlarında tercümanlık vazifesini görecek bir de Rum kopili vardı. Kısa bir tanışma töreninden sonra İngiliz konuya girdi:

— Sizinle bölgemizin güvenliği ile ilgili bazı hususları görüşmeğe geldik. İşgal komutanı, ordusunun ayak bastığı yerlerde güvenliğin tam ve kâmil olarak kurulmasını, halkın hasretini çektiği huzur ve sükûna bir an önce kavuşturulmasını yürekten arzu etmektedir. Gelen haberlerden öğreniyoruz ki, bölge dâhilinde güvenliğin yerleşmesine çetenize mensup çapulcular engel olmaktadır.

Efe kaşlarını çatarak İngilizin sözünü kesti:

— Dur hele Çorbacı, dur hele! Paldır küldür nereye böyle? Gerçekten benim çetemde her çeşit kötü insan vardı: Hırsız, katil, yankesici, dolandırıcı, sahtekâr… Ama bugün yok. İlâç için arasan bir tane bulamazsın. O iblislerin hepsi de birer melek şimdi. Tek düşünceleri vatanlarını kurtarmak, işgal ordusu denilen o canavarlar sürüsünü topraklarımıza gömmek.

— İmkân yok buna.

— Neden?

— Çünkü kaderinizi bağladığınız üç devlet de (Almanya, Avusturya, Bulgaristan) pes ettiler. Ordunuz dağıldı. Hükûmetiniz (Ateşkes) şartlarını kabul etti. Üstelik silâhlarınıza da el koyduk. Haberiniz olmuştur tabiî, gazeteler hep yazdı bunları.

Efe, yeni yeni ele gelmeğe başlayan bıyıklarını apaçık meydan okuma manasına gelen özentili bir davranışla burarak sordu:

— Türk milletinin de teslim olduğunu yazdı mı?

Bu davranış sertleştirdi konuşmaları. İngiliz, sinirli sinirli omuzlarını silkti:

— Ne çıkar bundan? Hâliniz meydanda işte: Ne topunuz var, ne tüfeğiniz, ne de üç günlük cephaneniz!

— Bakındı hele.

— Evet delikanlı, bir yanda yokluklar içinde kıvranan üç beş yüz kişilik bir başıbozuk alayı, bir yanda en yeni silâhlarla donatılmış koskoca bir ordu. Bu iki kuvvet çarpışacak da başıbozuk alayı üstün gelecek öyle mi? Ben böyle bir komedyayı hiç bir askerlik kitabında görmedim.

Fikrini bana da tasdik ettirmek istedi.

— Siz de görmemişsinizdir, değil mi, Yüzbaşı? Bir çete reisinin böyle çılgınca bir teşebbüse girişebilmesi için mutlaka bir şeye güvenmesi lâzımdır. Nedir o güvendiğiniz şey?

İngiliz yarbayı doğru konuşmuştu. Durum bütün çıplaklığı ile öyle idi. Fakat bu, daha yumuşak. Daha nazik bir dille ifade edilebilirdi. Hele misyonla geldiğini iddia eden bu şık giyimli, bol nişanlı subaylar için böyle davranmak centilmenlikten de ileri bir medeniyet, bir insanlık vazifesiydi ama, ne çare ki, o zamanın raconu buydu. İşgal kuvvetleri -bir dereceye kadar İtalyanlar hariç- erleriyle, subaylarıyla Türklere karşı hep böyle küstah, hep böyle terbiyesiz, tahrikçi ve zaman zaman saldırıcı idiler. Efe sinirlerini oluk başında bırakmış gibiydi. İri taneli kehribar teşbihini şaklatarak soruyu cevaplandırdı:

— Yanılıyorsun Çorbacı, güvenilecek çok şeyimiz var bizim.

— Meselâ?

Meselâ bıçağımız var, kamamız var. Baltamız, kazmamız var. Dişimiz, tırnağımız, kaya gibi imanımız var. Az şey mi bunlar? Sonra da -Allah’a şükür- bizde olmayanların hepsi sizde var.

— Size ne bizdekilerden?

— Onlar kitap kavlince bizim sayılır.

— Kitap kavlince mi?

— Evet Çorbacı.

— Tuhaf şey! Daha ne cevherler yazılı bu kitapta?

— Aklın almaz ama, ben yine şöyleyim: Bir silâh deposu ne zaman, nasıl basılır; nöbetçinin elinden silâhı nasıl alınır; (gık!) dedirmeden canı cehenneme nasıl gönderilir; sonra da depodaki silâhlar bizden tarafa nasıl kanatlandırılır… Bu cevherler hep o kitapta yazılı. Ünlü Kurmay Yörük Ali’nin kitabında! Çapulcu diye bahsettiğiniz bu baskınları yapan kahramanlar olsa gerek!

Efe gittikçe açılıyor, umulmayan bir zekâ kıvraklığı ile güzel bir ders veriyordu bu zafer sarhoşlarına.

Ne yazık ki bunun zamanı değildi. Pusuya düşürtülmemiz ihtimalini hesaba katarak karanlık basmadan yerimize dönmemiz gerekti. Onun için hemen söze karıştım.

— Efendiler, neye geldiniz buraya? Yaramıza tuz ekmeğe.

İngiliz cevap verdi:

— Hayır hayır hayır.

— O hâlde neye böyle konuşuyorsunuz?

— Tarafların savaş güçlerini bütün çıplaklığıyla meydana koymak için. Tâ ki, yapacağımız tekliflerin Efe ve arkadaşları için ne büyük bir lütuf olduğu gereği kadar anlaşılabilsin.

Tahammülüm son haddini bulmuştu. Benzeri hâllerde kendisine, daima sabır ve sükûnet tavsiye ettiğim Efe’den utanmasaydım, o anda bu apoletli çıyanı ayaklarımın altına alıp solucan gibi ezerdim. Adam, Çanakkale yenilgisini bir türlü unutmayan siniri bozuk bir milliyetçi değilse, muhakkak ki çevresine eza vermekten zevk duyan bir sadistti. O öfke ile çıkıştım İngilize:

— Bu mu sizin askerî terbiyeniz? Nerede o meşhur-ı âlem centilmenliğiniz? Gerçi şimdilik bir avuç insanız; fakat, akşama-sabaha şu dağlar çeteler, fedaîler, gönüllülerle dolup taşacak. O zaman…

— Yanlış anladınız Yüzbaşı…

— Teklifleriniz ne, teklifleriniz? Ne istiyorsunuz Efemizden?

İngiliz yarbayı çehresine gayet ciddî ve samimî bir ifade vermeğe çalışarak.

— Silâhını bırakıp köyüne çekilmesini, dedi, böyle yaparsa – şeref sözü size – köyüne dokunmadıktan başka kendisine ömür boyunca elli altın aylık vereceğiz. Tazminat olarak da ayrıca beş bin altın!

Tüylerim diken diken oldu. Yörüğe böyle bir teklifte bulunmak ona: “Sen namustan, şereften yoksun, parayı görünce vatanını dahi satabilen bir alçaksın!” demekle birdi. O Yörük ki kısa zamanda gönüllere taht kurmuş, adaleti, Yunanlılara kan üstüne kan kusturan saldırıları ile çevrede Hazret-i Ali diye ün yapmış bir kahramandı. Bu sebeple teklif karşısında Yörük Ali olarak pek sert bir tepki göstermese bile Hazret-i Ali olarak tepkilerin en şiddetlisini göstermeğe mecburdu. Şanı şöhreti bunu gerektiriyordu. Fakat -şaşılacak şey- Efe, korktuklarımdan hiç birini yapmadıktan başka fısıl fısıl beni yatıştırmağa çalıştı

— Gönlünü ferah tut yüzbaşım, düşmanın mundarı, sarhoşu bunlar, kızmağa değmez.

Sonra İngilize döndü:

— Şimdiye kadar Türkleri yakından tanımak fırsatını bulamamışsın galiba?

— Buldum Efe, buldum. Çanakkale Harbi’nin başından sonuna kadar aralıksız harp ettim onlarla.

O zaman silâh üstünlüğü kimdeydi? Bizde mi, sizde mi?

— Bizde.

— Hem de kıyaslanamayacak derecede değil mi?

— Evet.

— Netice ne oldu?

— ?…

— Yine öyle olacak Çorbacı, gerekirse yurdun her köşesinde bir Çanakkale yaratarak gömeceğiz sizi bu topraklara.

O zamana kadar dinlemeyi uygun bulan babacan tavırlı İtalyan söze karıştı. Efe’nin el el üstüne koyarak dayandığı gösterişsiz tüfeği kasdederek:

— Efe Cenapları, dedi, bu çakaralmaza güveniyorlar galiba. Oysa ki bu silâhla insan değil, deve bile vurulmaz.

Bu, budalaca bir çanak tutma idi. Efe kulağıma eğilerek “Şu haddini bilmezle biraz gönül eğlendireceğim, çok sıkıldım” dedikten sonra başladı İtalyanla yarenlik etmeğe.

— Yiğit oyuncaklarından da anlar gibi konuştun be Çorbacı?

— Anlamak ne kelime, piriyimdir o işlerin.

— Yaa?..

— Evet, istersem pireyi gözünden vurur, “Ben’im” diyen nişancıya ders veririm.

— Aman ne güzel!

— Karşımızdaki Albay nişancıbaşıdır Sinyor -gözünüzü açın- koskoca İtalya Kırallığı’nın Nişancıbaşısı!

— Breh breh breh!

— Evet Sinyor, İtalya Krallığı’nın Nişancıbaşısı’yım ben. Delil istiyorsanız, işte size göğsümdeki madalya!

— Tam aradığım ustayı buldum öyleyse. Hazır memleketinden kalkıp buralara kadar gelmişken biraz nişancılık dersi ver bana, elini öpüp dua edeyim sana!

Sözünü bitirince elli altmış adım kadar uzaklaştı, cebinden bir çil çeyrek çıkarıp iki parmağının ucu ile tutarak kolunu havaya kaldırdı:

— At bakayım Usta, tüfeğim orda.

— Tehlikeli bir meydan okuyuştu bu. İtalyan’ın kör nişancılıktaki ustalığının derecesine göre Efe’nin parmaklarını, elini, hattâ kolunu kaybetmesi işten bile değildi. Fakat Yörük Ali idi o, düşünemezdi bunları. Düşünseydi Yörük Ali olamazdı. Karşıdan karşıya başladı İtalyan zorlamağa.

— Hadi be Usta, göster kendini!

— …………………

— Gez, göz, arpacık, bum! Hadi!

— …………………

— Marifetlerinden bir tanesini öğret, ne olursun!

— Anladım, çil çeyreğe nişan atmayı şanına yaraştıramıyor, hedefi çok büyük buluyorsun. Öyleyse çil metelik çıkarayım, ona at.

Dediğini yapıp kolunu havaya kaldırdı:

— At Usta!

İtalyan bu zorlamalar karşısında şaşaladı, bocaladı, dudaklarını yaladı, yutkundu, medet uman gözlerle arkadaşlarına baktı.

Sonunda şu mazereti ileri sürebildi:

— Teklifinizi kabul etmeği şeref sayarım, ama ne yazık ki -az önce söylediğim gibi- silâhınıza güvenim yok.

Efe hemen yanımıza gelerek meteliği İtalyana uzattı:

— Sen tut öyleyse!

Maksadı o idi zaten: Hedefi İtalyana tutturmak. Anlaşılıyordu ki Efemiz, bize eşkıya gözü iken bakan bu şımarık subayların âdeta birbirini kovalayan terbiyesizce hareketlerinin acısını dirhem dirhem bu İtalyandan çıkaracaktı:

— Tut Usta, tut! Vuramam diye mi korkuyorsun? Adam sen de, vuruncaya kadar atarım ben de! Maksat öğrenmek değil

Mestan Efe ile ben makaraları koyverdik. Amerikalı dahi durumunun nezaketini unutarak bize katıldı. Palikarya tercüman bile bıyık altından gülüyordu. İtalyan kendi dili ile düştüğü kurt kapanından kurtulmak için epeyce bocaladıktan sonra.

— Sinyor, diye kekeledi, vuracağınıza yüzde doksan dokuz eminim. Ama geride kalan yüzde bir yok mu, işte o korkutuyor beni. Silâh işi ne de olsa şeytan işidir, bakarsınız elinizin titreyivereceği tutar. O zaman nice olur benim hâlim.

Efe bu cevabı alınca cebinden bir avuç metelik çıkarıp Mestan Efe’ye uzattı:

— Al şunları Kardaş, ben vurdukça sen yenilerini tutarsın!

— Olur Efem.

Mestan gösterilen yerde durdu, iki parmağının ucu ile bir metelik tutarak kolunu havaya kaldırdı. Yörük Ali silâhını omuzuna dayar dayamaz tüfek kütledi:

— Trink !

— Bir metelik daha!

— Trink!

— Bir metelik daha!

— Trink!

— Bir metelik daha!

— Trink!

İtalyan’ın iler tutar tarafı kalmamıştı. Hele Amerikalı ile Palikarya’nın “Bravo Türk!” “Bravo Efe!” diye bağrışmaları onu büsbütün güç duruma sokuyordu. Efe silâhını omuzundan indirerek sordu:

— Yeter mi Usta? İstersen atışa tabanca ile devam edelim? Belinde taşımakta olduğuna göre ona güvenin vardır her hâlde.

Tam bu sırada bahçe sahibi önümüze bir tepsi meyva getirdi; elma, armut, incir, ceviz…

Efe meyvaları görünce çocuk gibi sevindi. Boynunda alaca bir kefiye vardı onu çekip bir ucunu İtalyan’a tutturarak daima yanında bulundurduğu bıyık makası ile kefiyeden ince ince dört tane şerit çıkardı. Sonra bunlardan her birini bir cevize dolayarak ağaçların dallarına astırdı. Son ceviz asılınca:

— Hadi Çorbacı, dedi, çıkar tabancanı, hedefler seni bekliyor.

İtalyan, karşısındaki adamın ne kıratta bir nişancı olduğunu anlamıştı artık. Ellerini oğuşturarak:

— Mazur görün beni Sinyor, dedi, bugün çok heyecanlıyım.

O zaman bizim Ağa “Bismillâh” deyip tabancasını çekti: Dan! Dan! Dan! Dan!

Gidip baktık, cevizler sapasağlam yerde idi. Çünkü Efe hedefleri vurmaya tenezzül etmemiş, onları sallandıran şeritleri vurmuştu. Nişancılık bu kadar olurdu. “İstersem pireyi gözünden vurur, ben lim diyen nişancıya ders veririm” diye öğünen nişancıbaşı sizlere ömürdü artık. Efe, gülümseyerek sordu:

— Nasıl buldun beni Usta? Yabana atılacak bir eşkıya değilim, değil mi?

İtalyan büyük bir günahkâr edasıyle şöyle konuştu.

— Hayır Efe, Siz eşkıya değil, dev gibi bir kahramansınız. Bunca memleket gezdim, bunca nişancı ile tanıştım.. inanın bana sizin gibisine rastlamadım. Biz sizi para ile satın alınabilecek bir eşkıya parçası sanmıştık, aldanmışız.

Göğsündeki nişancıbaşılık madalyasını çıkarıp Efe’ye uzattı:

— Buyurun şunu, bugünün hatırası olsun! Yemin ederim bu madalya ancak sizin göğsünüze yakışır.

Efe madalyayı itti:

— Alamam usta, yazık olur sana.

— Neden?

— Söyletme beni, kabalığıma verirsin sonra.

— Vermem, söyleyin, vermem.

— Ne olur, ısrar etme!

— Alah aşkına söyleyin!

— Şeee..y. öğünülecek bir o demir parçan var, onu da elinden alırsam ne ile öğüneceksin a benim ustam?

HAKKI KÂMİL BEŞE

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir