İnsomnia

 

UYKUSUZLUK

Cuma gecesi saat ona gelirken, Ankara’nın İlker Mahallesi’nde, gözünüze çarpmayan ama şu hep önünden geçtiğiniz pembe dış cepheli apartmanda bir dairenin yalnızca mutfağının ışığı yanıyor. Dirseklerini pencerenin yanındaki mutfak masasına dayamış bir adam. Düşünmekten ve üzüntüden taş kesilmiş bir baş. Bu başı artık daha fazla taşıyamacak kadar acıyan dirsekler. Masada duran uyku ilacını yutmak için yarısına kadar içilmiş bir bardak su. Hemen yanında gelişigüzel bırakılmış bir ikincisi. Birkaç santim ötede, içinden yalnızca iki tane alınmış bir sigara paketi ve paketin üstünde bir kafeden hatıra olarak alınmış kibrit kutusu. Yaz sıcağını kovuşturmak için gün boyu açık bırakılmış bir pencere. Pencerenin yaz boyu üstlenmiş olduğu bu ulvi misyondan istifade ederek tüm mutfağa doluşan sokak düğününün gür sesi.

Gürültüye aldıramayacak kadar bitkin olan adam, ilacın tesirinde yatak odasına yöneliyor. Aniden gövdesini saran bulantıyla banyoya koşuyor. Son anda yetişip kendini büyük bir felaketten koruyor. Ağzını çalkaladıktan sonra bomboş gözlerle aynaya bakıyor. Kaybettiği su ve tuzu karşılamak için hiçbir girişimde bulunmuyor. Çoraplarını çıkarmadan öylece yatağa uzanıyor. Tek derdi kaçmak. Tek kaçış yolu uyku. Uyumak istiyor.

‘Ufff! On bir çeyrek mi?  Bir saatten fazla olmuş ben yatalı… Aynur’un verdiği şu ilaç da etkisini göstermedi gitti!’

“Güvercin uçuverdi, kanadını açıverdi, yar yandım aman, ayrılamam,

Eloğlu  değil mi aman aman sevdi de kaçıverdi”

‘Şu bangır bangır gürültü de tuz biber oluyor mübarek! İlaç niye işe yaramıyor acaba? Aynur, çıkarırsan etkisi kalmaz, demişti. Bir tane daha mı alsam ki? Allah’ım! Niye uyuyamıyorum? Beceremiyorum işte! Hiçbir şeyi beceremiyorum! Hep benim yüzümden oldu! Olanların tek sorumlusu benim! Neye yararsın ki sen, beceriksiz Suat? Kime ne hayrın var cidden? Kendine bile bir hayrın yok! Baksana ne haldesin! Uyumayı bile beceremeyen bir adamsın sen! Gerçi uyuyabilirdim belki şu Aynur’un verdiği ilaçtan bir iki tane daha alsaydım… Bir de şu gürültü bu kadar çok olmasa…’

Saatin 11’i geçtiğini kol saatine bakıp fark etti Suat Kayalı. Ardında kalan son bir saat on beş dakikasını içindeki hırçınca ağlama ve kusma isteğini uykuyla bastırmaya çalışarak geçirmişti. Nihayetinde kendine yönelttiği suçlamalarla bir sağa bir sola dönüp durmuş, dışarıdan gelen müziğin sesiyle hepten kaçmış olan uykusunu bir türlü yolundan geri çevirememişti. Bir müddet daha cebelleşti kendi düşünceleriyle yatağının içinde ve sonunda anladı ki odasına dolan Ankara havaları arasında bu savaşı kimin kazanacağı çoktan belli. Daha fazla direnemeyeceğini ve aldığı uyku ilacının hiç faydasının olmayacağını belleyip çoktan galip gelen uykusuzluğuna teslim oldu. Zaten Aynur bu hapı eline tutuştururken o kadar da keskin bir uyku ilacı olmadığını belirtmişti. Üç beş taneyi ardı ardına yutmaya da cesaret edememiş ve eve döner dönmez aldığı halde, hastanede gördüğü o görüntünün tesirinde, bugün kimbilir kaçıncı kez çıkarmış, ilacın kanına karışmasına fırsat vermeden vücudundan atmıştı kimyasalı.

Yenik bir edayla yatağında doğruldu. Gece önünde upuzun duruyordu. Ezbere adımlarla mutfağa yöneldi. Çekili duran sandalyeye oturdu. Bir süre kımıldamadan durdu. Sonra çok susamış olduğunu fark etti. Yarısı boş olan bardaktaki suyla susuzluğunu giderdi. Hala açık olan pencere, düğün seslerini içeriye davet ediyordu. Ses ise davete icabetin nezaketten olduğu savını yalanlarcasına kaba bir biçimde odaya doluşuyordu. Suat bitkinliği üstünden atamıyordu. Elini masanın üstünde duran sigara paketine uzattı. İçinden bir tane çıkardı; fakat kibritini daha çakmamıştı ki, duraladı. İçeriden birinin ona yaşamak isteyeceği beş yılı tekrar düşünmesini söylediğini işitir gibi oldu. O an ilk olarak Serap’ın yokluğunu iliklerinde hissetti. Üç yıldır evli ve delicesine aşık olduğu karısı onun her adımını, görmese de, bir şekilde bilir ve içindeki vicdanın yüksek sesli hali olurdu. Suat işte böyle bir anda anladı karısının bir daha yakınında olamayacağını. Artık onunla hiç konuşamayacağını ve hatta hiç tartışamayacaklarını. Düşünceleri arasında elinin hakimiyetini yitirip sigarasını masanın üzerine düşürmüştü. Daha çevik bir hareketle yeniden kavradı parmaklarının arasına yerleştirdi ve “ucunda sana beş yıl erken kavuşmak varsa bunu şimdi yakacağım Serap’ım” dedi. Saatin ilerlemesiyle dışardaki- ya da bariz bir şekilde içerdeki- düğünün sesi o kadar yükselmişti ki Suat kendisini duymak için oldukça yüksek bir sesle konuşmuştu. Ne yazık ki cümleleri peş peşe dizmekte zorlanıyordu. Ellerinin arasına gömdü başını ve dirseklerini eve ilk girdiğinde yaptığı gibi masaya dayadı. Gözleri hiçbir çaba göstermeden yaşla doluyordu. Şu saatte arayıp da kimseyle konuşmak da istemiyordu. Her ne olduysa bunda tamamen kendini suçlu görüyordu. Hıçkırıklar arasında bir müddet daha oturdu.

Mutfak masasında dalgın gözlerle geçirdiği şu son üç çeyrek saattir bu yedinci sigarasıydı söndürdüğü. Düşüncelerine bir yön veremiyor, bir dehlizde dönüp dolaşıp o görüntüyü gayriihtiyari gözlerinin önünde yeniden görüyordu. Mide bulantısı yine dayanılmaz bir boyuta ulaşmıştı. Bu gece artık saymayı unuttuğu kadar çok defa çıkarmıştı. Dışarıdan gelen sokak düğünü ezgileri arasında yine banyonun yolunu buldu ve tam zamanında başını eğebildi.

“Serap’cım neden olmasın ki? Bak şöyle yaparız: ben seni iş çıkışında yedi gibi gelir alırım, dokuza rahat rahat yetişiriz. Şunun şurası iki adımlık mesafe zaten. Başka zaman mı? Çok şakacısın! Tatlım bunu kaçıramayız! Kırk yılda bir geliyorlar ve MFÖ’yü ölmeden mutlaka sahnede izlemek istiyorum… Benim de çok yoğun bugün ama çok güzel olacak bak hadi, kırma beni. Hallediver işlerini işte. Ben yedi gibi Kreş’in önünde olurum.

Yaşa! Sen bir tanesin! Hemen konuşuyorum bizim Hakan’la, bakalım o ayarlayabilecek mi bize bilet. Bu saate hayatta kalmamıştır yer çünkü…Ararım ben seni yine. Kolay gelsin canım!”

Bu akşam Serap hiç gönül rızasıyla peki dememişti oysa. Çocuk hevesine aşıktı Suat’ın ve bunun asla kendi yüzünden kırılmasını istemezdi. Bu hafta başında yeni başlayan 3-4 yaş ekibi biraz haylaz bir ekipti ve akılalmaz derecede yorulmuştu bu sınıfla geçirdiği ilk haftanın sonunda. Çocukları sevmese katlanamazdı herhalde böyle bir yaşantıya. Kendi çocuğunu doğurmaya cesaret edemeyişinin nedeni çalıştığı işin temposuydu. Belki bu kararında net olsa bir müddet ara verecekti Kreş’e ve sonra kaldığı yerden devam edecekti. Yanında çalıştığı insanlar anlayışlıydılar ve aralarında abla-ağabey-kardeş ilişkisi vardı.  Suat’ın iş vereni biraz daha katı kuralları olan bir muhasebeciydi. Bu nedenle izin almayı bile düşünemezdi Suat. Serap da bu durumdan ötürü birkaç kez cesareti kırıldığı için sosyal hayatında kemer sıkmaktaydı. Başka bir Cuma olsa hiç tereddüt etmez Suat’ın bu teklifini canıgönülden kabul ederdi. Oysa bu yeni ekip onu epey zorlayacağa benziyordu. Bu Cuma akşamına dair tek düşüncesi akşam eve vardığında eline çayını alıp kitabını bitirmekti. Okumakta olduğu Kürk Mantolu Madonna’nın son birkaç sayfası kalmıştı. Kitabı çantasında taşıyordu. Sonunun nasıl olacağını kestirebiliyordu gerçi; ancak yine de sabırla okuyacaktı. Bu kitapta, küçükken akşamüzerleri izlediği Yeşilçam Filmleri’nden aldığı bir tanışıklık tadı vardı.  Serap kocasının MFÖ’nün son albümünü dinlerken takındığı gülümser yüz ifadesini hayal etti. Doğru bir seçim yaptığını düşündü. Suat’a böylesi bir akşamda surat asması ve teklifini reddetmesi bencilce bir hareket olurdu. Kendini bu fikre göre hazırladı ve tüm işlerini saat yediye gelmeden bitirebilmek için hummalı bir çalışmaya girişti.

Saat yedi olduğunda Serap işlerini yoluna koymuş, Kreş’in bulunduğu Öveçler 4. Cadde’ye çıkmış, sabırsızlıkla Suat’ın gelmesini bekliyordu. Suat’ın patronu ertesi gün sabahtan tatile çıkacağı için büroda her dosyanın gözü önünde belli bir aşama kaydettiğinden emin olmak için titizlenmekteydi. Bu da orada çalışanların birle bir buçuk saat daha büroda  kalması demekti. Suat yediyi beş geçe Serap’a bir kısa mesaj atıp saat sekizden önce çıkamayacağını bildirdi. Duruma biraz içerlemiş olan Serap bir an için koca bir saati nasıl dolduracağını bilemedi. Sonra çantasındaki Kürk Mantolu Madonna’yı çıkarıp Cadde’nin kenarındaki büyükçe taşlardan birine oturdu. Bu bitince muhtemelen okumayı istediği kitaplar arasında gözünün daha bu sabah evden çıkmadan önce takıldığı Başucumda Müzik’i, yarından itibaren okunmak üzere, çantasına yerleştirecekti.

“Ortalık kararmaya başladı. Hala gelmediler. Fakat birazdan gülüşüp bağrışarak sökün ederler. Benim bunlarla münasebetim nedir? Aradaki bütün bağlar, ruhlar beraber olmadıktan sonra, ne ifade ederler? Senelerden beri hiç kimseye bir tek kelime söylemedim. Halbuki konuşmaya ne kadar muhtacım. Her şeyi içinde boğmaya mecbur olmak, diri diri mezara kapanmaktan başka nedir? Ah Maria, niçin seninle bir pencere kenarında oturup konuşamıyoruz? Niçin rüzgarlı sonbahar akşamlarında, sessizce yan yana yürüyerek ruhlarımızın…”

Caddenin karşısında çığlıklar atarak yardım çağıran yaşlı teyzenin sesiyle Serap başını kitabından kaldırdı. O anda üstüne doğru kontrolden çıkmış bir hızla gelen kamyonu fark etti. Sonra caddeyi acı bir korna ve patlamaya benzer bir çarpışma gürültüsü doldurdu.

Suat güç bela sekizi on geçe iş yerinden çıktığında, hala dokuzda başlayacak olan konsere nasıl yetişeceklerinin hesabını yapıyordu. Bu saatte Dikmen’in trafiğine takılmak istemiyordu. Çetin Emeç Bulvarı’nı kullanacak ve Serap’ı alıp doğruca Balgat’taki Anatolia Gösteri Merkezi’ne geçeceklerdi. Muhtemelen ucu ucuna yetişebileceklerdi ama bunu o kadar da sorun etmiyordu. Ne de olsa bir tanıdığının deyişiyle, Türkiye’de hangi organizasyon zamanında başlardı ki! Aklında bu hesaplarla merdivenleri ikişer üçer atlayarak indiği sırada telefonu çaldı. Arayanın merakta kalan Serap olduğuna kanaat getirmiş olduğu için numaraya bakmadan açtı ve “Şimdi çıktım uçarak sana doğru geliyorum bir tanem. Yetişeceğiz, merak etme!” dedi. Telefonun diğer ucunda solgun ve tekdüze bir ses, “Suat Kayalı’yla mı görüşüyorum? Başkent Hastanesi’nden arıyorum Suat Bey. ” diyordu. Solgun ses, gerisi duyulsa da anlaşılamayan, anlaşılamayacağı bilindiği için de rastgele sıralanan, ehemmiyet bildiren bir dizi söz daha söylendi kendi kendine. Merdivenin koluna sımsıkı dayanmış bir halde dinleyen Suat birkaç dakika sonra kendini hastanede buldu. “Serap Kayalı!” koşarak girdiği Acil Birimi’nde ağzından çıkan tek kelime oldu. Bir süre beklemesi istendi ve bir köşeye oturması için yol gösterildi. Daha oturmaya meyil etmeden koridorda kendine doğru çabuk adımlarla gelen lise arkadaşı Aynur’u seçti. “Serap iyi mi?” Aynur, Suat’ın omzuna dayandı ve daha fazla tutamadığı gözyaşlarını hıçkıra hıçkıra döktü. Suat olduğu yerde, dengesini yitirmiş bir çuval gibi yere yığıldı.

Kendine geldiğinde, Aynur ona bir su içirdi ve ısrarla Serap’ı görmeyi istemesi üzerine fazla diretemeden morga kadar Suat’a eşlik etti.  Karısının ezilmiş başını ve yırtılmış boyun bağlarını görünce sinirleri boşalan Suat birkaç kez kustuktan sonra bitkin düşüp yeniden bayıldı. Aynur’un müdahalesiyle bir serum taktılar. Biraz istirahat etmesi için Aynur Suat’ın eline bir kutu sakinleştiriciyi iliştirdi ve evine kadar bıraktı.

“daracık daracık sokaklar

kızlar misket yuvarlar…”

Bir düğün şarkısı ve neşesiyle tüm mahalleyi ayakta tutan bir kalabalık. Göğe sıkılan birkaç el tabanca ve Suat’ın artık iyice sancıyan başını hissetmeye başlaması. Karşı konulmaz bir uyuşukluk hissi ve yatağın yerini güçlükle bulan ruhun, gövdenin yükünden, yani kendinden uzaklaşma isteği. Bitkin düşen bedenin içinde bulunduğu, uykudan çok bayılmayı andıran bir bilinçsizlik hali.

Kübra YENİ

17.08.09, ÇANKAYA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir