İHTİYAR KURT – ANTON ÇEHOV

İHTİYAR KURT –

Geçenlerde bizim ihtiyar postane müdürü Sladkoperzov’un karısının cenazesine gittik. Dedelerimizden kalma ananeye göre de mezarlıkta son vazifemizi yaptıktan sonra hep birlikte postane müdürünün dairesine “yâd etme” merasimine yollandık.

Âdet olduğu üzere, sırf bugün için pişirilmiş börekleri masanın üzerine koyduktan sonra karısını henüz kaybetmiş olan ihtiyar başladı acı acı ağlamaya:

“Börekler de tıpkı canım karımın yanakları gibi nasıl gül gibi kızarmış. Aynı güzellikte.
Tıpkııı…”

“Çok doğru.” diyerek herkes bir ağızdan aynı fikirde olduğunu belirtti. “Karınız hakikaten çok güzeldi… Çok güzel.”

“Eveet, evet. Her görenin başı dönerdi… Fakat efendiler, benim onu sevişimin sebebi ne öyle güzel oluşu ne de narin yapısıydı. Bu çeşit kaliteler bir kadının tabiatındadır. Bulunması zor şeyler değildir. Onu, ruhunun önemli bir güzelliği sebebiyle severdim. Çok severdim. Tanrı rahmet eylesin çünkü bütün işveli ve cilveli karakterine rağmen kocasına son derece sadıktı. Evet, gerçi o henüz yirmisindeydi ve ben ise altmışlık bir ihtiyar. Fakat buna rağmen bana, şu gördüğünüz ihtiyara son derece sadıktı.”

Bizimle beraber davetliler arasında olup bir taraftan börekleri atıştırmakta olan kilisenin çan çalıcısı, ihtiyarın son lafı üzerine sinsi sinsi öksürdü.

“İnanmamışa benziyorsun?” diyerek ihtiyar o tarafa doğru döndü.

“İnanmadığımdan değil.” çan çalıcısı şaşırmış bir edayla kekeledi. “Fakat… sizin de bildiğiniz gibi… bu zamanın genç kadınları ne derler adına… kolayca rendezvous veren… sauce provençalet tip kadınlar…”

“Demek ki inanmıyorsun, öyleyse ben sana ispat edeyim. Ben onun sadakatini değişik stratejik bir metotla, hani bir çeşit müdafaa metoduyla sağlama bağlamıştım. O kadar kurnazca bir plan tatbik etmiştim ki; imkânı yok karım bana ihanet edemezdi. Zekâm sayesinde evlilik döşeğimin selametini garanti altına almıştım. Parola gibi iki üç kelime söylemem yeterliydi. Ondan sonra kafamı vurup horlaya horlaya yatabilirdim. Sadakatsizlikten yana hiç tasa çekmeden.”

“Neydi o sözler?”

“Çok basit. Şehirde adi ve aynı zamanda tehlikeli bir dedikodu yaymıştım. Eminim ki duymuşsunuzdur. Her önüme gelene şöyle demiştim: Karun Ali ona, Emniyet Müdürü İvan Alekseyiç Salikhavatski’nin metresidir. Bu kadarı yeterli gelmişti. Ondan sonra tek bir kişi dahi, sırf Emniyet Müdürü’nün korkusundan karımın peşine takılmaya cesaret edememişti. Kazara karım birisine şöyle bir parça dikkatlice baksa, adamcağız Emniyet Müdürü duyar da aklına yanlış şeyler gelir diye korkup tabanları yağladığı gibi ortalıktan kaybolurdu. Hah hah hah ha! Pek de haksız değil ha! Kendisini kral zanneden o koca bıyıklı heriften kim olsa korkar. Onunla uğraşmak pek de eğlenceli sayılmaz. Hem bir kere adama kancasını taktı mı, hiç şakası yok akıl hastası olduğunuza dair beş rapor yazdırır. Kazara sizi sokakta görse, inek, öküz sürülerini yollarda başıboş gezdiriyor diye sizi içeri atar. Öyle bir adamdır o!”
“Demek karın aslında Ivan Alekseyiç’in metresi değildi!” Hayretten kesilmiş seslerimizle şaşkın şaşkın sorduk.

“Hem de hiç alakası yoktu! O, benim kurnazca uydurduğum bir yalandı. Hah hah hah ha! Sizin gibi gençleri esaslı bir şekilde uyuttum değil mi! Bundan daha açıkçası da olamaz.”
Sessizlik içinde üç dakika geçti. Kimseden çıt çıkmıyordu. Şu kocaman kırmızı burunlu ihtiyarın hepimizi şeytanca aldatışına fena hâlde içerlemiştik. Bir taraftan utanç duyarken bir taraftan da hıncımızdan deliye dönmüştük. En nihayet çan çalıcısı sessizliği bozarak mırıldandı:

“Tanrı’dan temennim, inşallah yine evlenirsin.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir