İç Döküşler

Ayın, Şın, Kaf

Derler ki Âdem aleyhisselamdan Yusuf peygambere, Fuzuli Mehmet Efendi’den Zühre’nin Tahir’ine, Kani Ebubekir Efendi’den Şirin’in Ferhat’ına ve Leyla’ya tutkun Mecnun’dan Aşki İlyas Efendi’ye dek cihanda yer etmiş bütün âşıklar vefatından önce evvela kelime-i şahadet getirmiş, ardından idam mahkûmlarının ve dahi ölüm döşeğindeki son hastaların yapacağı gibi birer istekte bulunmuştur. Pek çok rivayet bu isteğin âşıktan âşığa değiştiğini zikretse de hepsi özünde aynı şeyi istemiş, aşklarının bir başka bedende yeniden can bulması için Yaradan’a yalvarmışlardır. Sevdasına meleklerin gıpta ile baktığı bu âşıkları Mevla geri çevirmemiş olacak ki, her nesilde Habibullah’a (sav) duyduğu sevgiden bir parçayı iki gönül arasında paylaştırmıştır.

İşte bu gönüllerden birisi dünyaya gözlerini açtığında müjdeli haberi bekleyenlere iletme görevini yüklenen o kutlu zat hiç farkında olmadan, sanki geleceği görmüşçesine iki gönlün ismini de bir arada kullanmıştı. Elbette bu bir tesadüf değildi. Nasıl Ferhat doğduğunda bu çocuk ne kadar şirin demişlerse, nasıl Kays doğduğunda bu çocuğun gözleri leylidir diyerek gülümsedilerse ve nasıl Tahir doğduğunda gecemize Zühre gibi doğdu diyerek sevince gark oldularsa, bu iki âşığın adı da sevinç içinde birlikte anılmıştı da o an hiç kimse bu gerçek güzelliğin farkına varmamıştı. Elçi “Müjdeler olsun, dileğiniz gerçek oldu, bu çocuk gülnihal dalında bir bülbüldür” derken destanlara eş bir aşkı da müjdelemiş oluyordu.

Yine derler ki aşk nöbetini devralan ruhlar daha birbirlerini ilk görüşlerinde kalubeladan kalma hasretleriyle yanar, tutuşurlarmış. Ne var ki gönül bu tutuşmayı her zaman hissedemez, işte bu sebepten dolayı da âşıklardan birinin gönlündeki kor yavaş yavaş tutuşmaya başlarken diğeri bundan habersiz kalır, bir daha ve belki de bir dahaki görüşmeye dek sükûnetini korurmuş. İşte Andelib de Gülnihal’ı ilk görüşünde aynı bu şekilde yanıp tutuşmuş, ne var ki anda bağlı olduğu emir yüzünden ne tek kelam edebilmiş, ne de bu tutuşmayı doyasıya yaşayabilmişti. Emrini yerine getirir getirmez O’nu ilk gördüğü yere dönüp dört bir yanda deliler misali aranıp dövündüyse de kar etmemişti. Daha sonraları birçok kez bu yerde tek bir bakışla gönlüne düşen o güzeli görmeyi isteyecektiyse de gözleri umduğuna eremeyecek, yanıp tutuşan gönlü ise kor halinde beklemeye koyulacaktı.

Andelib’in gönlü olgunlaşmış, kor alev gönlün tahtında tekrar tutuşmak için beklemeye başlayalı aylar olmuştu. Gönül ve aklın birbiriyle mücadelesinde akıl ilk mücadeleyi kazanmış, Gülnihal’in cismini gönle hapsedip, ondan gelebilecek her türlü sesi susturmuştu. Yalnız evvel zaman âşıklarının duası gönüldendi ve Mevla’nın emri mutlaka tecelli bulacaktı. Öyle de oldu. Aklın unuttuğunu, en ummayacağı bir anda gönül gördü ve bu ikinci bakış kızgın kor için bir nefes oldu. O an Andelib gönlünde hissettiği sancıyı bir daha asla kaybetmeyeceğini inceden inceye hissetmiş, “Sevda gamı ise bu düşen gönlüme durmadan artsın, aşk ise kollarını bedenime sarsın” diye dua etmişti. Her ne kadar aşkı tatmamışsa da okumuştu. Aşk kelimesinin “ışk” kökünden geldiğini, anlamının sarmaşık olduğunu bilirdi. Böylece duasında aşk sarmaşığının bedenini büsbütün sarmasını ve içten içe kendisini tüketmesini istemiş olduğunun da farkında ve bundan dolayı mesuttu. O anda kızgın kor, üflenen ikinci nefesle büsbütün şiddetlenmiş ve içinde bulunduğu yüreği dağlamaya koyulmuştu. Gülnihal, için için yanan gönlün görüşünden çıkıp giderken tüm güzelliğini bir mecnunun zihninde bıraktığını bilemezdi elbette. Fakat Andelib, o güzelin ne olursa olsun gönlünde bir şekilde yer edeceğini artık biliyordu.

Gönüldeki kor şiddetini arttırdıkça kendini çevreleyen kalbi mum gibi eritmeye, eriyen mumun her bir damlası ise göz pınarlarına eklenmeye devam ediyordu. Gönül, gözyaşı olup aylarca akmış, kor ise alev alıp bütün bedeni tutuşturmuştu. Artık Andelib’in kalbi yerine cayır cayır yanan bir ateş vardı da ismini henüz öğrendiği o güzel için hem de onun ismiyle atıyordu. Ateşten ne zaman çatırdamalar duyulsa bu Andelib’in kendinden bir parça daha kaybettiği, aklının yerini de gönlünün, haliyle biraz daha Gülnihal’in aldığı demekti. Bazen ateş bir kalp gibi güp güp ses çıkartır, kendini kaybeden âşıksa bu sesi başkaları duyup aşkına halel getirecek diye korkardı. Öyle ki bu güp güp seslerini o olduğu gibi değil, ilk güpü Gül, ikinci güpü ise Nihal olarak duyardı. Böylece kalbi ne zaman Gül sesini çıkartsa o an ölmemek için dua ederdi ki hafazanallah can verirse isim yarıda kalırdı. Onun için artık ne varsa Gülnihal’di. Sevgilinin geçtiği yollar gözlenmek için vardı. Bazı bütün gün onun geleceği yolu gözler, gördüğü an ise heyecandan gönül alevi harlanır, bütün bedeni ateşin bin bir rengiyle kavrulurdu.

Düşündü. Kendisini ölçüp biçti, Gülnihal’e değer bulmadı. O ki ancak ve ancak Güllerin Efendisi soyundan bir başka gül olabilirdi. Ay bile parıltısını güneşten değil de ondan alıyor olmalıydı. Goncaya benzer ağzı gülüşleriyle tam bir gül olup açar, ismine nazire olurdu. Ne var ki aşk azabın ta kendisiydi. Belki bir yandan da lezzetti ama paylaşılmadığı sürece hak olan aşığın helâkı idi. Tekrar düşündü. Gülnihal ki Mecnun için Leyla ne ise kendisi için oydu ve daha fazlasıydı. Kendisi ismine ne kadar uzaksa O ismiyle o kadar bütündü. Cümle varlık, canı olsun olmasın, sanki Huda’nın ismi yanında O’nun ismini de zikrediyordu. Andelib bir zavallı kul ise O güllerin sarayına sultan bir güzeldi. Sonunda dayanamadı. Önce Mevla’ya döndü, “Ya Rabbi, hayırlısını bilirsin” dedi. Nefesini sanki içindeki ateşle birlikte dışarı verdi. Fakat ateşin şiddeti azalmıyor, sanki yeni can bulmuşçasına artıyordu. Kalemini aldı. Daha ne yazacağını düşünmeden elleri işe koyuldu ve yazdı;

Yok senden tek bir muradım amma güzel bil ki sen,
Âşık doğar andelibân, gülnihal’e hassaten

Şöyle bir baktı. Ellerinin yazdığı bu beyti kendisi değildiyse de gönlü binlerce kez düşünmüştü. Daha iyisini aklıyla yazamayacağından emindi. Beytin altına küçük bir de not düşüp kim olduğunu ekledi. Kâğıdı katlayıp, Gülnihal’in mutlaka bulacağından ve yalnızca kendisinin göreceğinden emin olduğu bir yere iliştirecek ve sonrasında beklemeye koyulacaktı.

Gülnihal’in cevabı çok geç gelmemişti. Ne var ki Andelib bir türlü üstüne gül kokusu sinmiş o kâğıdı açmaya cesaret edemiyordu. Bu çabuk cevap iki şeye delalet edebilirdi. Ya Gülnihal yaptığını bir edepsizlik olarak görmüş, keskin bir dille kendisine tokat indirmişti ya da zaten varlığından haberdardı ve tokatla olmasa da yumuşak huylulukla bu sevginin ümitsiz olduğunu açıklamıştı. Andelib sevgisine karşılık bulacağına ihtimal vermediği gibi belki dediği diğer iki ihtimalin ilkine de sıcak bakmıyordu. Keskin bir dil o güzelliğe yakışacak şey değildi çünkü. Sonunda cesaret toplayıp “Ya Hakk” diyerek kâğıdı açtı.

Bilirim ki andelibân sözüne sadık dost olur,
Amma sizi hiç bilmezem, sevdanız hep best olur

Andelib derin bir ah ve aynı zamanda derin de bir oh çekmişti. Gülnihal onu apaçık terslese, ya da görmezden gelse bu ah kendisini yakıp kavuracak ve belki de onu büsbütün meczup edecekti. Bu cevap ise en azından bir muhabbet kapısı aralamış, kendisini O’na bir adım daha yaklaştırmıştı. Kim bilir belki de başlayacak olan muhabbet kendisine sevgisini ispat fırsatı verecek ve Gülnihal’in kalbini de bu sevgiye bağlayacaktı.

Yakınlar da uzaktır…

Derler ki Gülnihal’e yakınlaşmak Andelib’in yanan gönlüne su serpmekten çok alevin şiddetini arttırmış ve kendisini sevda adına daha da zor günlere sürüklemişti. Aradan geçen aylar boyunca Gülnihal’i mahcup etme korkusu Andelib’e bir daha aşkından söz ettirmemiş, belki de bu sebeple ikisi arasında sevda değil de dostluk gelişmiş, âşık olan kelimenin tam anlamıyla dut yemiş bülbüle dönmüş ve sesini yitirmişti. Gözler birbirini görüyor, sesler selam iletmekten çekinmiyordu. Kimi zaman telefonlar uzakları yakın ediyorduysa da Andelib bu yakınlıkla kahroluyor, dilinin ucunda can çekişen iki kelimeyi ve bu iki kelime ardında yazılı destanı bir türlü seslendiremiyordu. Pek çok kez gönül ateşini dindirmek için kaleme sarılıyor ve belki de bu sefer gönderecek olduğu bir mektubu gönül mürekkebiyle dolduruyordu. Sevdasını dile getirişinin hemen hemen bir sene sonrasında yazdığı bir mektup her ne kadar yine gönderilmemişse de Mevla’nın kadri vuku bulmuş, Andelib o güne dek aldığı en güzel hediyeyi almıştı.

Ey sevgili,

Sen ki gül bahçelerinin sultanı, ruhumun tek emelisin. Adın kalbime zikir, sözlerin ruhuma ilaçtır. Sensin ki gönlümün yerini ateşlere verdin ve bu öyle bir ateş ki cehennemin ateşinden daha canlı. Değil midir ki cehennemin yakıtı taşlar ve insanlardır, onlar biterse o ateş de söner. Bendeki harın kaynağı yok ki sönmek bilsin. Sana olan aşkım işte öyle kuvvetli, öyle sonsuzdur. Güneş ilhamını senden alır da yine de senin kadar güzel ışıtamaz gönlümün yolunu. Ay, geceleri bir parça olsun bana senden hatırlatmak için doğar da en parlak anında gülüşünün bir zerresince güzelleşemez. Sen güldüğün an dünya şekil bulup şenlenir. Yüzüm aydınlanır. Suskunluğun kara bulutların çöküşüdür. Gönlüm kararır. Sen varsan nefes almak güzeldir, yoksan tüm soluklar zehre döner.

Ey nur yüzlü güzel,

Bana niçin suskun olduğumu soruyorsun. Gönlümün sırlarını nasıl aşikâr edeyim? Sana bu kadar yakınken ya bir de uzaklaşmak yoluna gidersen diye korkuyorum. Sana olan yakınlar bile uzak geliyor ya uzaklar nasıldır? Belki kalbim yok, sende olduğu için durmayacağı kesindir, ya ruhum neylesin? Senin uzaklığınla tükenip bitap kalır, yok olur. Cismimi terk edip, beni sensiz koymaz mı? Hem, sen ki Mecnun’a Leyla ne ise benim için daha fazlasısın. Kapında kölen olsam bile yeter ki yakınında olayım, kaldı ki sen bana dost diyor ve beni en yakınında tutuyorsun. Daha fazlasını istemek, bu yakınlığı küçümseyerek ona sırt çevirmek öyle zor ki dilimi bağlıyor. Böyle, yavaş yavaş tükensem de en azından yanında tükeneyim diyerek susuyorum. Ah bir gülsen gözlerime, şu mecnuna biraz olsun cesaret versen…

Andelib.

Mektup biter bitmez Andelib’in üzerine tarifsiz bir uyku çökmüştü. Nice geceler uykuyla dertleşir ama rahat bir uyku uyuyamaz olan bu âşık o gece bir de güzel rüya görmüş, huzur bulmuştu. Gülnihal bir bebekken nasıl görünebilirdi ise o hali ile karşısına çıkmış, kendisine baba diyerek tek tek bütün dertlerini dinlemiş ve hatta büyük bir insan gibi kendisiyle konuşmuş, yüreğini sakinleştirmeye çabalamıştı. Bir yaşında ya var ya yok olması Andelib’e aşkını ilan ederken gönlünden kopan har ile doğmuş olabileceği fikrini vermişti ki bunda haksız da sayılmazdı. Bütün bir sene aşk nasıl olgunlaşmaya devam ettiyse bu küçük kız da öyle olgunlaşmış, dil bulmuş ve bir senede babam dediği Andelib ile dertleşebilir olmuştu. Uyku bitip de Andelib gözlerini açtığında yanında bu küçük bebeği buldu ve rüyasının tam bir rüya olmadığı, gerçek ile bütünleştiğini anladı. O günden sonra bu hayali yaşatacak ve dertlerini kızı ile paylaşacaktı. Tıpatıp benzediği annesi Gülnihal’dir diye de kızına küçük gül anlamına gelen Gülçe ismini koymuştu.

Uzaklar da yakındır…

Ateş aşığın gönlüdür. Ne zaman ki kor alev gönlün süveydasına yerleşir, âşık hamdır. Ardından alevler büyür, kalp yok oldukta kor alev süveydadan taşar, âşık artık pişmektedir. Ve ne zaman ki sevda engelleri aşıp diğer gönlü de aynı alevle tutuşturur, artık âşık yanmıştır.

Andelib henüz en büyük engeli, kendisini aşmamış, pişmek yolunda ilerlemekte idi. Araya giren şehirler artık Gülnihal’in yüzünü görmesine engeldiyse de telefonlar uzakları yakın ediyor, muhabbetlerini koyulaştırıyordu. Kimi zaman Andelib sevgi sözcükleri söylese de bir türlü cesaret edip aşkından dem vuramıyor, yalnızca bu sözcüklere aldığı cevaplarla yetiniyordu.

Söz maşukun kalbine varalı iki yıl olmuş, Gülçe dahi büyüyüp babasının yarasına derman kocaman bir kız olmuştu. Sevda muhabbeti sancısından Gülçe’nin gözlerine saklanmış, Andelib aşkını gönlüne zincirlemiş, dilinden özge tutar olmuştu. Ne var ki gönül ferman dinlememiş, bir Cuma namazında, belki de eşref saatte, secdeye kapanmış olan Andelib’e dakikalarca “Ya Rabbi, Gülnihal’i her iki dünyada bana eş kıl” duasını ettirmişti. Öyle ki bu dakikalarda cemaatten bir kişi bu gencin secdede vefat ettiğinden korkmuş, ne zaman ki âşık başını secdeden kaldırmış, derin bir oh çekmişti.

Dua;

“Ya Rabbi, sen ki kalplerin içinde sakladıklarını bilen, gizli ve aşikâr her şeye hükmedensin. Sen ki bize şah damarımızdan daha yakın, ruhlarımızdan daha hâkimsin. Huzur sende, aşk sende, umut sendedir. Ellerimiz, yüzlerimiz, gönlümüz sana dönüktür. Günahları bağışlayan, derdi de devayı da sunan sensin. Canlı cansız her şey seni zikredip, sen diye secde eder. Âlemleri yaratan, olmayanı var kılıp, nefessize can üfleyen sensin. Her şey senden gelir ve her şey sana döner. Gönlüm yerine har koyan da sensin, uzakları yakın eden de. İnsana aşk ancak sana olandan bir parçadır.

Ya Rabbi, mademki dillerim Gülnihal’e karşı lal olmuştur, sevda sözümü ona iletemem, ben de onu senden isterim. Sen ki kullarını seven, onlar dua etsin diyen ve duaları geri çevirmeyensin. Duam gönlümdendir, senden gelen aşkımdandır. Hayırlısını bilen sensin. Gülnihal’i bana her iki cihanda da eş eyle. İşiten, gören ve her şeyi hakkıyla bilen sensin. Duamı kabul et. Âmin”

Huzur Andelib için ancak böyle mümkün olsa gerekti ki secdeden kalktığında yıllar sonra ilk kez gözlerinin içinde bir parıltı, dudağındaysa bir tebessüm vardı.

Gece ki gündüzün habercisidir

Gece Andelib’in kapısına dayanmıştı. Secdede kalbi tümden vefat edeli aylar olmuş, gönül ateşi dilden özge kalışıyla kederlere bürünmüştü. Nasıl ki derdin aslını bilmeyen tabip deva bulacağına hastayı ölüme sürerse Andelib’e dost olanlar da onu öyle ölüme sürüyorlardı. Dert içinde sessiz kalan bu bülbülün tekrar şakıması için ona eşlik edecek biri olması gerektiğini söylüyor, lafı biraz dolandırdıktan sonra ise Hind adı verilen bir kızın kendisini sevdiğinden bahsediyorlardı. Gurbette yalnızlık çekilecek şey değildi. Biraz olsun kıza ilgi ve alaka gösterse kendi yüzü de gülecekti ve daha neler…

Andelib’in canı yanıyor, bunca zaman saklı tuttuğu, içinde büyüttüğü sevgisine leke sürmeyi kendine yediremiyordu. Gülnihal ki onun için her şeydi, ona olan sevdasına nasıl sırt dönerdi? Fakat Gülnihal ki bir çıkmaz sokak, bir erişilmezdi. Kapısında binlerce yıl geçirse yine de ona kavuşamayacaktı. Gülnihal ki gecesi ve gündüzüydü. Fakat Gülnihal ki hapsi ve kederiydi. Onu unutmadıkça dostluğu da zora düşecek, belki de bu yakınlığını da kaybedecekti. Hind, Gülnihal’i unutmasını sağlayabilirdi belki de. Ve Andelib artık kanadı kırık, dut yemiş bir bülbüldü.

Aradan çok zaman geçmemiş, gönül ateşi artık yakmaktan çok sancı vermeye başlamıştı. Andelib verdiği karardan dolayı utanıyor, bir çıkış yolu bulmak için çabalıyordu. Gülçe babasının yüzüne bakmaz, yanına gelmez olmuştu. Sanki evvel zaman âşıkları kendisine beddua etmişti de tüm ümit kapıları kapanmıştı. Dünya ki sadece geceydi artık. Ve Andelib artık sevdasını sakınmaz, saklamaz olmuştu. Bir tek Gülnihal bilmiyordu onun sevgisini. Hind’in yanında dahi Gülnihal’den bahsediyor ve bir tek bu bahsedişler esnasında gülüyordu. Diğer yandan yüreği kan ağlıyor, alevler içinde eriyordu. Zaman bir ilaç değil, içinde kaybolunan bir derin çukurdu…

Ve Gülnihal…

Gülnihal ki bülbülün kendisine aşk şakıdığı çiçeklerin sultanı idi. Bülbülün uçup gitmeye kanatları, sevdasını söylemeye dili vardı fakat gülde ne dil, ne de tebdil-i mekâna yardım edecek uzuv… Gülnihal de tıpkı Andelib gibi sevdalıydı elbette ama o bu sevdasını yapraklarını kıpkırmızı etmekten, gözleriyle parıldamaktan başka türlü ifade edemezdi. Çok kereler eline kalemi almış, çok kereler yazdığı mektupları bir kenara saklamıştı da bir türlü gönderememişti. Hele ki Andelib’in Hind ile görüştüğü haberini aldığında gözyaşları mürekkep olup işte bu mektubu yazmış, fakat o da Andelib’e gitmemişti.

Sevdiğim,

Zaman seni düşünmek, dil seni anmak için vardır. Kalbim bir başka atar sana yakınken ve hayalin sana yakın olmak demektir benim için. Sen ki en güzel bakışlarla bakan, bana huzuru tattıransın ve yine sen ki göz pınarlarımı kurutup bana acıyı öğretensin. Sözlerin bana neşeydi şimdiyse acıdır. Sözlerin goncadan güle geçişimdi, şimdi soluşumdur. Sözlerin içinde hep bir başkasının varlığını düşündürür.

Söyle neyleyeyim? Yıllar önce bana bülbüllerin güle âşık doğduğunu, yalnızca güle âşık kaldığını söyleyen sen değil miydin ey sevdiğim? Yalan olan bu mudur, yoksa Hind mi? Gözlerimin bunca zaman sana söylediklerini hiç mi görmedin ki uzaklaşıyorsun benden? Tam sevdamı paylaşacağım anda bu kara haber neden?

Kalbim kan ağlıyor, gözlerimin yaş dökmeye dermanı yok. En coşkun anımdan en suskunluğuma iniştir bu. Artık dillerim lal olmuştur. Ne olurdu sevdiğimi görsen ve yıllar önce söylediklerini bir kez daha söylesen.

Gülnihal.

İnsan bir kez âşık olur…

Dostlar meclisiydi. Herkes bir kenara kurulmuştu. Kimisi nargilelerinden derdini üflüyor, kimisi ise sohbetin koyuluğuna kendini kaptırmış hülyalar içinde geziyordu. Bütün akşam Mecnun’u andırır bir suskunlukla oturmuş, tek kelime konuşmadığı gibi tek kelime dinlememiş Andelib birden bire cana gelmiş, sohbetin en dikkatli dinleyicisi olmuştu. Nasıl olmasındı? Nur içinde, belki de suretinin ardında melek barındıran bir zat-ı şahane aşktan bahsediyor, Mecnun’un çöllere düşüşünü sanki Mecnun kılığına bürünerek anlatıyordu. Andelib’i saran aşk alevleri her bir sözle daha da harlanıyor, cisminden taşıp arşa dek vuruyordu. Fuzuli’nin bahsini ettiği feleklerin yanması bu olsa gerekti. Sonra o nur yüzlü adam bu alevi fark edip Andelib’e doğru bakarak öyle bir şey söyledi ki aşığın kaderini mühürledi. Artık sevdası sevdalının bütün cismini yok etmiş, yalnızca alevler içinde bir ruh bırakmıştı. “İnsan” demişti adam “Yalnızca bir kez âşık olur. Onu da hiç unutamaz”

Andelib artık kararını vermişti. Ucunda kovulmak, dost yüzüyle de olsa görebildiği o güzel yüze hasret kalmak da olsa sevdasını dile getirecek ve aşkından vazgeçmeyecekti. Zaten yıllar onun için bu kararı çoktan vermiş, dört yılı bulan zamanın her saniyesinde kalbi Gülnihal ile atmıştı. Aksi uğurda çabalamak boynunu bükmüş, kanadını kırmış, sesini sessizlikle yoğurmuştu. O gece Andelib için geçmek bilmemiş, ya olmazsalar yüreğine zehirli hançerler olup batmıştı…

Dost meclisinin üstünden aylar geçmiş, Hind ile olan bütün münasebeti bitmişti ama hala bir çift sözü gül yüzlü sevdiğine iletememişti. Andelib, Gülnihal ile görüşeceği günün hayalini kuruyor, alıp alabileceği bütün cevapları tek tek düşünüyordu. Yüz yüzeyken söyleyecekti aşkını. En doğrusunun öyle olacağına iman etmişti. Oysa gönül yine ferman dinlemiyordu. Kulağına binlerce name çalınıyor, her birini Gülnihal’e okumasını söyleyip duruyordu. Dudakları onlarca şarkıyı terennüm ediyor, gönlü kendisini tavaf edip süveydasını hacer-ül esved taşı gibi öperek ona yüz sürüyordu. Akıl ki artık yoktu. Emir vermek gönül işiydi ve gönül emrini verdi; “Farzdır artık sana terennüm ey bülbül”. Andelib diz çöktü. Elleri dil oldu, gözleriyle göremediği Gülnihal’e gitti. O an ki sevdaların paylaşılıp Andelib’in yandığıydı. Gül dile geldi, bülbül terennüme başladı;

—Ey gül, nicedir ki suskunum. Sana demek istediğim bir şey var, ama nasıl söylesem… Sevda ateşidir yanar içimde, yıllar önce söylediğimden daha canlı daha büyük bir sevgiyle tutkunum sana. Sen ki hep suskunluğumdan yakınırdın, işte buydu sebebim. Korktum sevgime karşılık vermemenden, beni yanından ayrı, kendinden sürgünde bırakmandan. İşte şimdi bozuyorum suskunluğumu… Yollarına kul, kurban olayım, çevirme benden yüzünü.

—Ey bülbül. Nice zaman ki sevdanı aşikâr et diye bekledim. Cesaretin olmadığını görünce, ben söyleyecek oldum sana. O kadar yandım ateşinle. Ama sen ki Hind dedin, onun yolunda gittin. İnansam sana, bilsem bile aşkını, nasıl unutayım olanları? Ne olur ısrar edip de sevginde, kendini de beni de harap etme. Unut beni, Gülnihal yoktur de. Bekleme…

—Ey gül yüzlü güzel, bunca zaman unutmadım, bundan sonra nasıl unutayım seni? Ben ki sana aşk diyorum, sense bana unut… Cevabınla kollarım kırıktır, son terennümümdür belki bu sana, fakat gökler şahidim olsun ki seviyorum seni, yanıyor yüreğim. İstersen hiç cevap vermeyecek ol sevgime, ben senleyim, senin yolundayım. Sonu olmayacağını da bilsem aşkım bitecek değil. Sonu olmayacağını da bilsem senden vazgeçecek değilim. Dilerse yalnız, dilerse sessiz öleyim. Sen hep seni seveceğimi bil, o bile yeter bana.

—Ey bülbül, benim sana olan aşkım da son bulacak değil. Ama öyle büyük ki gururum, aşkımın önünde bir duvar gibi dikili. Sana varmayı kabul etmek için önce bu duvarı delmem gerek değil mi? Korkum bu duvarı delememek, seni boş yere ümitlendirmektendir. Şimdi sana sevgilim desem, gün gelip de bu gurur ile ikimizi de üzmekten korkarım. O yüzden diyorum bekleme beni. Söz veremem ki sana geleceğime dair. Yoksa ben de seviyorum seni…

—Ey güllerin sultanı, mademki korkun bu dünyada gururunu yenememektir; öyleyse söz ver bana, öbür dünyada birlikteyiz de. En azından bununla teselli bulayım. Ve bil ki istersen hiç gelemeyecek ol, bekleyeceğim seni.

—Söz ey bülbül, söz ey sevdiğim, öbür dünyada biriz, birlikteyiz…

Rivayet olunur ki verilen bu sözün üstüne Gülnihal ve Andelib’in cennette nikâhları kıyılmış, dünyada ise âşıklar kendi yataklarına uzanmış, gözlerini kapayıp kelime-i şahadet getirdikten sonra aşklarının bir başka bedende yeniden can bulması için Yaradan’a yalvarıp son nefeslerini vermişlerdir.

Bir başka rivayet ise kaynaklarda bulunmamakla beraber halkın dilinden diline dolaşmış, sonraki nesillerin kulaklarında yer etmiştir. Bu rivayet, Gülnihal’in gururunun aşk karşısında eriyip tükendiği, âşıkların her iki cihanda da kavuştuğu ve Gülçe isminde bir de kızları olduğu yönündedir ki Andelib’in Mevla’dan duasının bu olduğu hatırlanırsa bu rivayetin daha kuvvetli olduğu görülür.

Mevla sevenleri iki cihanda da birbirine eş etsin…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir