Çocukluğum

Çocukluğumuza dair hemen hemen her şey içimize ılık bir şeyler salıverir… İşte o huzur verici hissi çok sevdiğimden olsa gerek ara sıra oturup çocukluğumu, oynadığım oyunları, arkadaşlarımı düşünürüm. Canımın en sıkkın zamanlarında çıktığım bu geçmişe yolculuklardan geri dönüşüm, genelde hayatın tüm sorunlarından uzak, arınmış bir ruhla olur, böyle olunca da sorumluluklardan ve bilmeyi hiç istemeyeceğimiz birçok gerçekten uzak o günleri düşünmek benim için neredeyse bir bağımlılıktır.

Dönüp şöyle geçmişe baktığımda çocukluğumu geçirdiğim Fatih’in mütevazı Nene Hatun Sokağını,  sonradan çıkan bir yangında küle döndüğünü öğrendiğim; kocası onu başka bir kadın için terk edip gitmiş olan Ayşe Teyze’nin ahşap konağını, Münevver Abla’nın penceresinin önünden hiç eksik olmayan rengârenk menekşelerini ve sardunyalarını ve şimdi hiç haber alamadığım en yakın arkadaşım Mustafa’yı hatırlıyorum… Görüşemesek de taşındığımız gün bana verdiği en sevdiği misketi hala saklıyorum, dünya küçük ve bir gün karşılaşacağımızı biliyorum…

Tüm bunların cazibesine ve o günlere geri dönebilme hayaline abandığım o anlarda çıkıp geliveren bir siluet var ki, biraz daha belirginleşince Salih Baba olduğunu anladığım bu adamı hatırladığımda içimi tarifsiz duygular kaplayıverir. Hem hüzün, hem özlem, hem ‘keşke ona daha yakın olabilseydim’ in pişmanlığıdır bu.

Salih Baba 65 yaşlarında kır saçlı, tatlı dilli, öğretmen emeklisi bir ihtiyardı. Baba lakabı da öğretmenliğinden kalmıştı: öğrencileri ona hep Salih Baba derlermiş…  Yıllarca eşi Hayriye Hanımla birlikte Anadolu’da öğretmenlik yapıp emekli olduktan sonra da ikisinin emekli ikramiyesiyle çok sevdikleri İstanbul’da bu küçük evi almışlar. Taşındıklarından sonra da tüm mahallenin hem saygısını hem de sevgisini kazanmışlar.

Nene Hatun Sokak ilk taşındığımız günlerde her akşam Salih Babanın üflediği ney sesiyle huzur bulurdu. Biz de çayımızı balkonda içer, bu hoş dinletiden istifade ederdik. Ardından Salih Baba ve Hayriye Hanım kol kola yürüyüşe çıkarlardı. Ara sıra da ziyaretçileri olurdu, her yaştan olan, bazen grup halinde gelen bu gençler sonradan öğrendik ki eski öğrencileriymiş. Postacı da hep elleri dolu gelirdi onların evine; şimdi şimdi anlıyorum ki onlar da öğrencilerinin mektuplarıydı.

Üç haftalığına İzmir’in Zeytinli köyünde yaşayan anneannemi ziyarete gittiğimiz o yaz, döndüğümüzde o sıcak, sevimli sokağımızı eskisi gibi bulamamıştık. Artık akşamları ney üflenmiyordu sokağımızda, Hayriye Hanım son yolculuğuna uğurlanmış, onun yokluğundaysa Salih Baba içine kapanmıştı. Çocukluğumda gidişimin sokağımıza uğursuz geldiğine, ben orada olsaydım Hayriye Hanımın bizi bırakıp gitmeyeceğine inanmış ve kendimi suçlamıştım. İnanın bunu bir tek sizinle paylaşıyorum: o yaz orada olmadığım için hala gizli bir pişmanlık vardır içimde.

Salih Baba bir daha hiç eskisi gibi olmadı, ney de üflemedi. Ama belli bir süre sonra toparlandı ve bizim sokaktaki çocuklarla bir anlaşma yaptı: her perşembe öğleden sonraları Salih Babanın evine gidecek ve onun bize anlattığı hikayeleri dinleyecektik, bu anlaşmadan Salih Babanın çıkarıysa bizim öğrendiklerimiz olacaktı.

İlkine Mustafa’nın zoruyla katıldığım bu perşembe toplantılarını tüm çocuklar iple çeker olmuştu. Benim içinse perşembelerin bayramlardan bir farkı kalmamıştı, hani çocukça bir heyecan vardır bilirsiniz, onu sonuna değin hissederdim bu günlerde. Bu toplantılarda Salih Baba lezzetini hala duyumsayabildiğim akide şekerleri verirdi hepimize, ardından da bu yaşıma kadar hiç kimsede rastlamadığım o eşsiz hitap yeteneğiyle anlatmaya başlardı. Dinlediklerimiz hikaye değil tarihti, muhteşem bir tarih bilgisi vardı Salih Babanın. Sokağımızın ismini aldığı Nene Hatunu, Muhteşem Süleyman’ı, Fatih’i, Yavuz’u, Ulubatlı  Hasan’ı, entrikaların döndüğü haremden Kösem Sultanı, Hürrem Sultanı, Tuti’yi hepimiz ilk ondan dinlemiştik. Ondan öğrendiğim ve hiçbir kitapta rastlamadığım öyle çok şey var ki…

Yine bir perşembe günü Mustafa’yla ben kaldırıma oturmuş, Salih Babanın evine gideceğimiz vakti bekliyorduk; zaman perşembeleri çok yavaş işliyordu. O gün daha fazla sabredemedik ve diğerlerinden bir saat kadar erken gittik Salih Babanın evine. İster istemez derin bir saygı duyduğumuz ve çok sevdiğimiz Salih Babayla aramızda hep bir mesafe olmuştu, işte o gün ona en çok yaklaşabildiğim gündü sanırım.

Eve girdiğimizde hafif bir müzik sesi karşılamıştı bizi; Müzeyyen Senar çalıyordu:” Elem beni terk etmiyor hiçte fasıla vermiyor, nihayetsiz müteakiben doğrusu ömür yetmiyor…”

Salih Baba müziği kapatıp yanımıza geldi, halimizi hatırımızı sordu ve anlattıkları hakkında ne düşündüğümüzü de. Mustafa ve ben uzun uzun hikayelerini ne kadar çok sevdiğimizi ve beğendiğimizi anlattık, Salih Babanın o hüzünlü yüzünde gerçek mutluluğu görmüştüm işte o an. Sonra bize: “Oğlumun resimlerini görmek ister misiniz?” diye sordu, bizim bu teklife gösterdiğimiz heyecan cevabımız olmuştu, Salih Babanın ardına takılıp eve göre oldukça uzun bir koridorun ardından küçük bir odaya girdik. Duvarlar baştan başa resimlerle doluydu; Hayriye Hanım ve öğrenciler, Salih Baba ve öğrenciler… Duvarın birindeyse sadece Hayriye Hanım, Salih Baba ve bir erkek çocuğunun birlikte resimleri vardı, mutlu aile resimleri… Odadaysa, bir koltuk ve küçük bir sehpanın üzerinde az önceki müzik seslerinin ondan geldiğine kanaat getirdiğim bir gramafon dışında hiç eşya yoktu. Mustafa ve ben büyük bir hazine keşfetmiş, yahut büyük ve çok gizli bir sırrın sahibi olmuş gibi mutlu, bir odaya bir birbirimize bakıyorduk. “Oğlun şimdi nerde,bizi onla tanıştırsan?” diye sordum Salih Babaya, onun bakışlarından sonraysa öylesine pişman olmuştum ve bu soruyu hiç sormamış olmayı öyle çok istemiştim ki… Oysa zorlanarak gülümsedi ve: “O şimdi çok uzaklarda” dedi. Mustafa da: “O yüzden hiç gelmiyo demek”  deyiverdi. Anlayışla gülümsedi Salih Baba: “Öyle değil evladım, çok yakın ama bir o kadar da uzak” dedi. Sonra eğilip ikimizi birden kollarına sardı sımsıkı, öyle garip şeyler hissetmiştim ki o an. Ardından biz odadan çıktık ve dönüp baktığımda Salih Babanın gözlerinde birkaç damla yaş gördüğüme yemin edebilirim…

Sonra diğer çocuklar geldi ve Salih Baba o günkü hikâyesini anlattı, inanın Salih Babayı  hiç dinleyemediğim tek gün, o gündür. O küçük, büyüklerin sorunlarını anlamaktan aciz kafam Salih Babanın hayatında bir şeylerin ters gittiğini anlamış, küçücük yüreğimin ona beslediği derin şefkatle ve ona duyduğum o tarifsiz saygıyla, kır saçlarına, usul usul kıpırdayan dudaklarına bakakalmıştım. O günün sonunda ve sonrasındaki günlerde Salih Babanın evinde yaşadıklarımızı Mustafa’yla hiç konuşmadık. Sanki konuşsak her şeyin büyüsü bozulacakmış gibi gelirdi, Mustafa da aynı şeyleri hissetmiş olacak ki, o da bu konu hakkında tek kelime etmedi.

Kendisine hadsiz bir sevgi duyduğum, kucağına oturup yanaklarını sıkmak, tüm çocukça şirinlikle onu mutlu etmek istediğim ama hiçbirini yapamadığım bu yaşlı adam, onu ne kadar çok sevdiğimi hiç bilmedi ve ne yazık ki hayatın en acı gerçeğiyle beni tanıştıran da o oldu. Bir sevdiğini kaybetmek, senin için böylesine önemli birini bir daha hiç göremeyeceğini bilmek, bana öyle zor gelmişti ki… Yine bir Perşembe günü çaldığımız Salih Babanın kapısı bu kez açılmamıştı. Tüm çocuklar üzgün, belki bir yere gitmiştir umuduyla sokakta onu bekledik, ama akşam oldu, annelerimiz evlerimize çağırdı, hala yoktu… Çocukluk işte, içten içe Salih Babanın oğlunun yanına gittiğini ve bir daha hiç gelmeyeceğini düşünmüş, bunun gerçek olmasını hiç istememiştim. Gerçeğe  bu fikri yeğleyeceğimi nerden bilebilirdim?

Ertesi gün uyandığımda sokaktan sesler geliyordu, koşup pencereye baktığımda  Salih Babanın evinin önünde bir kalabalık gördüm ve hemen salona koştum. Ne olduğunu sorduğumda annem yanıma gelip sarıldı…  Hayır, dedim içimden, hayır… Tek kelime söylememesini istiyordum annemin, kendi sesime de katlanamazdım, sustum, annem de sustu, öyle yorulmuştum ki… Anlamıştım, annemin kollarından kurtulup koşmak istemiş ama kendimde bu gücü bulamamıştım. Annem gözlerime baktı, içimde kopanların farkındaydı o da. Taşıyamayacağımı hissetmiştim bu yükü, bir çocuk için öyle ağardı ki, tam olarak anlayamadığım bir kavram etrafımdakileri bir bir alıp götürüyordu ve Salih Baba en acısıydı. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu artık, nefes alırken içimde bir şeyler sızlıyordu…

Ailelerimiz cenaze törenine katılmamızı istemeseler de Salih Babaya  duyduğumuz sevgiden olsa gerek bizi anladılar ve biz de gidebildik. Kalabalığın arasında Mustafa’yı buldum ve omzuna elimi attım, birbirimize baktık, ama konuşamadık, şimdi iki küçük çocuk değil, iki koca adamdık, birbirimizi anladığımızı hissettim… Öyle kalabalıktı ki orası, bu yalnız adamın bu kadar çok tanıdığının olması ailelerimizi şaşırmıştı, ama bizi değil. Dualar okunup tabut açılırken annelerimiz dikkatimizi başka yerlere çekmeye çalışıyorlardı, sonra arkada siyah bir arabanın önünde takım elbiseli, zengin görünüşlü genç bir adam dikkatimi çekti. Birine benzettim onu ve emin olmak için tam Mustafa’ya gösteriyordum ki, birazdan tüm kalabalığın gözleri bu genç adamdaydı. Arkamızdan koşarak geldi ve gidip tabutun önünde diz çöktü.

Bağırıyordu, boğazı parçalanırcasına… Ağlıyordu, hıçkırıkları hepimizin içini acıtıyordu… Bağırıyordu: ”BABA! BABAM!”. Herkes şaşkın, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu; bir yanda onun sesi:“BENİ AFFET!. AFFET BENİ!” Hepimizin içine işliyordu bu çığlık, hepimizi yaralıyordu… Öyle ki; bu genç adamın affı için tüm kalabalık tabutun içindeki cansız bedene yalvarmaya razı görünüyordu… Kalabalıktan birkaç kişi onu uzaklaştırmaya çalışırken, hafif hıçkırıklar gelmeye başlamıştı… Herkesin şefkatle baktığı bu genç adama, bir Mustafa bir de benim kaşlarımız çatıktı. Yanına gidip, “Neden zamanında gelmedin, bu günü bekledin?!”, diye haykırmak,Salih Babayı üzdüğünü bildiğim bu adamın canını biraz da ben yakmak istiyordum…

Kimse ne olduğunu anlayamadı, bu olay günlerce sokağımızda konuşuldu durdu…  Salih Babanın eşyaları hiç kimsenin tam olarak kim olduğunu bilmediği, ama herkesin onun oğlu olduğundan neredeyse emin olunduğu biri tarafından alındı ve biz oradan taşınana kadar bu daire boş kaldı… Eşyaların boşaltılmasını Mustafa’yla beraber izledik ve gramofon o çirkin kamyonete yüklenirken dayanamayıp ağlamaya başladım, ne çok canım yanmıştı anlatamam… Küçük dostum ve ben, neler olup bittiğini en çok anlayanlar olmamıza rağmen,  bilmediğimiz çok şey vardı. Ama bildiğim koca bir gerçek vardı ki, bunu Salih Babanın oğluna da söylemeyi çok isterdim, onun acısını hafifletmek için değil, babasının ne yüce bir insan olduğunu bir kez daha anlayabilmesi için… O koca yürekli adam ,-oğlu her ne yapmışsa-, bunu çoktan affetmişti…

Aysel ÇAKMAK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir