Çevrimiçi Bireysel Edebiyat

Yaşamla burun buruna gelinen her köşeyi inceleyin orada yalnızca edebiyatı görebilirsiniz. Sözcükleri ve çeşitli söz sanatlarını kullanmasıyla bilinen edebiyatı bu denli geniş bir çerçevede görmemin nedeni, edebiyatın dar kalıplar içine sıkıştırılmasına ve soyutlanmasına karşı durmamdır. Sanatın insana ulaşması için özünü insandan alması gerekir. Günümüzün koşullarında insanın yaşamla kurduğu bağların farklılaşmasıyla oluşan tablo artık sanatın soyut değil sanal bir hal aldığını ortaya koyuyor.

Herhangi bir fikri, bilgiyi veya tepkiyi ifade etmenin tek aracı sözcük olmadığı için edebiyatı genel bir anlatı biçimi olarak değerlendiriyorum. Bu, günlük yaşantımızda bakalım nerelerde karşımıza çıkabiliyor: arkadaşımızın bize duyduğu yakınlığı belirtmek için “forward” tuşuna tıklayarak bize ilettiği slayt gösterisinde, karşıdan karşıya geçerken önümüzde duran otobüsün üzerindeki reklamda, akşamları yorucu bir günün ardından kanal kanal dolaştığımız televizyondaki yerli-yabancı dizi veya filmlerde, evden çıkarken yerine koymayı unuttuğunuz için masanın üzerinde duran parfüm şişesinin tasarımında, yağmurlu bir günün sonunda kapıda çıkardığınız ıslanmış ayakkabınızda, kahvenizi- çayınızı içtiğiniz kupada veya ince belli cam bardakta, günlük gazetenizin köşe yazılarında, hayalinizi süsleyen tatilin dudağınızda yarattığı küçücük gülümsemede, bir oyun afişindeki yüz ifadesinde, okul için çektirdiğiniz vesikalık fotoğrafta, size çok şey çağrıştırmış olan o film repliğinde (ki akşam kişisel iletiniz olmuştu), kendiniz için çektiğiniz o çok derin anlamlı fotoğrafta ve daha (tahmin edilebileceği üzere) bir sürü yerde edebiyat var… Edebiyatın ne işi var her yerde? Görünen o ki birileri bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Yaşamla karşılaştığı köşesinden bize seslenip ilgimizi çekmek istiyor. İnanması zor değil aslında, çünkü ufacık detaylarla hayat çoğu zaman hala ilginizi çekmeyi başardığı için yaşıyorsunuz siz de. “yol”umuz işte bu noktada kesişti sizin yaşantınızla. Edebiyat hayatın her yerinde var olduğu için, sizle yaşantılar paylaşmak istedik.

Sorgumuza devam edecek olursak göreceğiz ki değişen tek şey kişilerin edebiyatla kurdukları etkileşim biçimi olmadı. Teknolojik ilerleme sanatı, ve tabii ki edebiyatı, oluşum sürecinde de etkiledi. Şu sözcüklerin zihnimizde çağrıştırdığı edebiyat insanlarını ve onların yaşam tarzını aklımızdan geçirelim: kuş tüyü kalem, dolma kalem, mum ışığı, mürekkep, papirus; daktilo, tükenmez kalem, mürekkep, gaz lambası, kağıt; monitör, klavye, masa lambası; dizüstü bilgisayar, florasan lambanın ışığı… Her bir aşama uzun zaman dilimlerinden sonra ancak tamamlanıyor ve bu zaman dilimi kimi zaman bir yüz yıldan da uzun olabiliyor. Bunun edebi eserlerin oluşturulması açısından, yani bizim açımızdan ne gibi bir önemi olduğunu, aklımıza gelen bir cümleyi önce tükenmez kalemle kağıda yazarak ardından cümlemizi bir “word” dosyasında yeniden oluşturup üzerinde istediğimiz düzenlemeyi kolaylıkla yaptığımız zaman rahatlıkla kavrayabilmemiz mümkün.

Ne zamandır hızla gelişen iletişim araçlarının toplumların hayat tarzı, üretim ve tüketim tarzı, fikirlerin oluşması ve yaygınlaşması açısından ne gibi etkileri olduğunu veya oluşabilecek etkilerin önceden tahminini inceleyen bir yığın metin yazılmakta. Görmüyorlar mı ki tüm bu gelişmelerin nesnellikle ve netice itibariyle yazının icadından farklı bir yanı olmadığını? Her zamanki gibi insanlar – üstelik bu kez imkanları dahilinde olmasına rağmen – iletişime geçmekte zorlanıyorlar. Anlatılmak istenileni mümkün olan en kısa ve az “zaman kaybettirici” yöntemle aktarıp bireyselliklerine geri dönüyorlar. Gelişen teknoloji, iletişim ve bilgi çağıyla beraber, daha çok insanla irtibat halinde olabilen nesiller kendi düşüncesini ifade etmekte daha büyük engellerle karşı karşıyadır. Her şeyin erişilebilir olması aslında erişilmesi için özen ve özveri gereken pek çok şeyin, ki bunların başında insanlık halini anlamak geliyor, hiç erişilemez kılınması anlamına gelmekte.

Derince düşünülürse bireyselleşme olgusunun bir tesadüf eseri ortaya çıkmadığını anlarız. Çünkü toplum, sanal ortamda yalnızca bir bireye indirgenmiştir. Kolaylaşan haberleşme yöntemlerinin yanısıra artık eskisi kadar rağbet görmeyen yöntemlerin henüz ortadan kalkmamış olması, insanın kendini gerçek bir topluma dahil olan özel bir birey olarak görmek istemesinin doğal bir sonucudur.

İnsan konuştukça ve anlatamadıkça sanat, ya da daha genel bir ibareyle edebiyat, yaşamla karşılaşılan her noktada kendini oluşturmaya devam edecektir. Bu nedenle değil midir ki tanım itibariyle yaşamayı içinde bulunduran ölüm, asırlardır pek çok coğrafyada edebiyatın doğumuna en sık gebe olan gerçekliktir?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir