Cahit Sıtkı Tarancı

Yol Söyleşileri’nin tanıtımında “Sanat, ölüm ve unutulma kaygısının son bulmasına bir yol belki de… Yapılan bir tablonun köşesinde yazılı isim, bir heykeltıraşın imzası yahut bir şairin akılda kalan dizeleri, hatırlanan ismi, ömürlerin en uzununa bir geçit belki de…” demiştim. Cahit Sıtkı Tarancı’nın hayatını ve eserlerini incelerken, ‘dünyada yaşadığına delil olacak bir abide bırakmak üzere yazdığını’ okurken, yürüttüğümüz bu çalışma ile onun belki de huzura erdiğini hissettim. “Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır…” diye başlayan o güzel şiirin usta kalemi, bu sayıda bizlerle…

Ben aşk adamıyım,
Sevmeye geldim insanları,
Gönlümle, elimle, kafamla sevmeye;
Hesapsız, karşılıksız,
Ayrılık gayrılık gözetmeden.
Gün gelip gidersem şayet,
Öyle severekten gideceğim ki,
Karanlık kıyılardan bile olsa,
Candan selamlarım,
Civarımdan geçecek gemileri;
Güneşli gemileri;
Şarkılı gemileri;
İçlerinde kendim varmışım gibi!

–  Cahit Sıtkı Tarancı, 2 Ekim 1910 tarihinde Diyarbakır’da dünyaya gelir. Diyarbakır’ın en köklü ve en saygın ailelerinden olan Pirinçzadeler’e mensuptur.

–  Babası Bekir Sıtkı, oğlu için büyük hülyalar kurmaktadır. Cahit Sıtkı büyüyünce vali olacak ve ailenin adını daha da yüceltecektir. Bu hayali, Cahit Sıtkı’nın önce eğitim hayatını dolayısıyla da tüm yaşamının en önemli hatlarını şekillendirecektir.

–  İlköğretimin ardından, daha iyi eğitim görmesi için İstanbul Kadıköy’deki Saint-Joseph Lisesi’ne gönderilir. (1924)

–  Burada ailesinin sıcak ilgisinden uzak kalan Cahit Sıtkı, yeni çevresinde büyük bir yabancılık hissi ile karşı karşıya kalır. Zaten çekingen olan mizacı daha da güçlenerek onu yalnızlığını ve mutsuzluğunu paylaşmak üzere, şiir kitaplarına yöneltir.

–  Galatasaray Lisesi’ni kazanmasıyla yeni bir uyum süreci başlar fakat bu İstanbullu olmayan Cahit için hayli güçtür. Derslerinde başarısı devam etmekte ve sürekli el kaldırıp sözü zorla istemektedir. Arkadaşları bu sebeple ona “Faşist” lakabı takar.

“Halinde, duruşunda bir azim okunuyor; tipi, sol yanağındaki Diyarbakır çıbanının irice izi, onun, hiç değilse  İstanbullu olmadığını söylüyordu.” (Edebiyat öğretmeni Fazıl Ahmet Aykaç)

–  Galatasaray Lisesi’nde okurken, şiire olan tutkusu oldukça büyür ve 15 Aralık 1929’da anne babasına yazdığı mektupta, bundan bahseder.

Hayatta muvaffakiyet yalnız aç kalmamakta değildir. Asıl muvaffakiyet göçüp gittikten sonra ardında bir eser bırakmaktır… Benim de çizilmiş bir mefkûrem vardır. Ben her şeyden evvel yaşamış olduğuma delil olmak için bir eser meydana getireceğim. Ne diyorum, bir şey yapmak, ölmez, yıkılmaz bir abide yaratmak. İşte şair mefkûresi… Şair edebiyat için çalışan bir çıraktır. Vaktinden evvel acı bir surette pişmiş bir meyveyim ki varlığımda toplanan lezzeti, şiirin ilahi kalbimde göstereceğim.”

–  Galatasaray’dan mezun olduktan sonra babasının Cahit Sıtkı’nın bürokrat olması yönündeki hayali üzerine, İstanbul Yıldız’daki Mülkiye Mektebi’ne yazılır. (Eylül 1931) Onun tek amacı ise, şair olmaktır.

–  Cahit Sıtkı, mülkiye yıllarında derslerini ihmal etmekte ve sürekli ikmale kalmaktadır. Bu sıralar şairin dünyasını kuran ve –kendi ifadesiyle- ‘hayatı daha kesif yaşaması’na vesile olan üç önemli öğe vardır; bunlardan birincisi ve her şeyden evvel şiiri yaşama-yazma endişesi, ikincisi Beşiktaşlı sevgilisi ve üçüncüsü düşle gerçeği uzlaştırmasına yardım eden içkidir.

–  Derslerdeki başarısızlığı ve devamsızlığı üzerine, Mülkiye’den ayrılmak zorunda kalır. Ailesine mahcubiyetinin son bulması için Yüksek Ticaret Okulu’na kaydolur. Derslere muntazam devam eder. Babasının iş durumunun kötüye gitmesiyle parasızlık günleri başlar. Kız kardeşi Nihal’e mektuplarında bu durum şöyle yer alır:

“Anne bana para göndermediğini, üzüldüğünü yazıyor. Katiyen öyle bir şeye yanaşmasın. Solmuş pardesü, eskimiş elbise ve tamir edilmiş ayakkabı ile gezmek ayıp değildir. Zaten zevahire ehemmiyet vermediğimi bilmelisin. Beni sevenler zaten seviyorlar, elbiseye şuna buna bakmazlar.”

–  Para sıkıntısını gidermek üzere Cumhuriyet gazetesine hikâyeler ve roman tefrikaları yazar.

–  1936 yılında Sümerbank’ta memuriyete başlar fakat bu işini şair mizacı gereği “sıkıcı”, rutin bulmakta, ciddiye almamakta ve ihmal etmektedir. “Islah-ı Hal” edilmesini sağlamak maksatlı Karabük’e yollanacağını öğrenmesi üzerine istifa eder ve Varlık dergisinde çıkan şiirleri ve bazı tercümelerle geçimini sağlamaya başlar.

–  1941’de askere gider ve şairlik hayatının en verimli dönemlerden biri başlamış olur. Cahit Sıtkı’nın bu dönem Ziya Osman’a (Saba) yolladığı mektuplarda yer alan şiirler, onun Türk edebiyatında hak ettiği yeri alması için yeterli görülmektedir bile.

Bu can bu tende oldukça, Türkçe diliyle daha ne güzel, ne yeni, ne harikulade şiirler yazacağız! Öyle değil mi? Öyle yapalım ki Ziyacığım, Türkçe bizden hoşnut olsun. Gerisi kolaydır.”

–  4 Temmuz 1951’de Cavidan Tınaz ile evlenir. Cavidan Hanım, Cahit Sıtkı’ya “düşten güzel” günler getiren hayat arkadaşı olur.

–  Cahit Sıtkı’nın bu mesut günlerine 1954 Ocak’ında geçirdiği felç gölge düşürür. Yurdun çeşitli hastanelerinde tedavi görür fakat atlatamaz. 1956 yılında Viyana’ya gönderilir. 1 ay kadar sonra, 12 Ekim 1956 tarihinde, hayata gözlerini yumar.

Öldük, ölümden bir şeyler umarak.

Bir büyük boşlukta bozuldu büyü.

Nasıl hatırlamazsın o türküyü,

Gök parçası, dal demeti, kuş tüyü,

Alıştığımız bir şeydi yaşamak..

Şimdi o dünyadan hiçbir haber yok;

Yok bizi arayan, soran kimsemiz.

Öylesine karanlık ki gecemiz,

Ha olmuş ha olmamış penceremiz;

Akarsuda aksimizden eser yok.

–  Cenazesi Türkiye’ye getirilir ve 26 Ekim 1956’da Ankara’da toprağa verilir. Mezar taşında kendi şiiri olan “Sanatkarın Ölümü”nün şu dizeleri yazmaktadır:

Gitti gelmez bahar yeli;

Şarkılar yarıda kaldı

Bütün bahçeler kilitli;

Anahtar Tanrı’da kaldı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir