Bu Gece Mutlu Gece

 

Bu gece mutlu gece
Vur patlasın eğlence
Dirlik düzenlik olsun
Civelek civelek civelek civelek

Ah benim olacaktı ki bu düğün” diye iç geçirdi. Nazım Düz, on iki katlı apartmanının sekizinci katında, tüm camları kapattığı halde inat ve isyanla odalara dolan düğün müziğiyle cebelleşmekteydi. Müzikler de müzik olsaydı bari. Demin Saadettin Kaynak çalan orkestra şimdi Whitney Houston çalmaya çabalıyor, daha çok Müzeyyen Senar müziğini andıran bir eser ortaya koyuyordu. Hiçbir şey düzenine uygun değildi. Evin balkonundan az çok görülen düğün salonunda insanların birbirlerine bakışlarından gelin tarafıyla damat tarafının karışık oturduğunu kestirebiliyordu.

Eve yeni taşınmıştı. Daha evvel Antalya’da olan yazlığında sessiz sakin, bir başına yaşamaktayken tebdil-i mekan ferahlığına kanıp Afyon’a göçmüştü. Düğün salonunun hemen diplerinde olduğunu daha evvel fark etseydi ömür billâh Antalya’da yaşamaya razı gelmesi olasıydı. Telefona sarılıp polise salondan çok ses geldiği şikâyetinde bulunmuştu ama belli bir saatten önce müdahale etmediklerini öğrenmişti.  Olacak iş değildi bu. Küplere binmişti ya yapabileceği bir şey yoktu. Balkona çıkıp gelinle damada baktı. Yakışmamışlardı da birbirlerine. Bir kere kız oğlandan uzun görünüyordu. Muhtemelen topuklu ayakkabı giyerek başarmıştı bunu. Belinden aşağısı daha uzun görünüyordu zira. “Hey Allah’ım bu nasıl bir düğün” dedi bağır çağır. Tekrar içeri girip aynada saçlarını düzeltti. Berbere de soracaktı en kısa zamanda. Saçının bir tarafını biraz kısa kesmişti. Telefonun ahizesini kaldırıp ortaokuldan beri arkadaşı olan Buselik Hilmi’yi aradı.

“Alo”

“Alo Hilmi, benim Nazım, nasılsın?”

“Şükür kavuşturana. Noksansız ud taksimi gibiyim Nazım’ım, seni sormalı?”

“Duvarları nem beni de gam yiyor Hilmi, çıldırdım çıldıracağım”

“Hop bakalım dur hele, neyin var?”

“Civelek düğün salonu var benim burada bilir misin?”

“Bilirim Arzu’nun oğlan çalıyor orada. Hayırdır?”

“Pek arzulu çalmıyor ama. Sen atla gel salona da gerisini sonra anlatırım.”

“Peki, şu dizi bitsin de gelirim”

“Karınla dizilere mi sardın kılıbık. Hemen gel acil.”

“Peki hemen gelirim.”

“Hadi eyvallah”

Nazım telefonu kapayıp bir kez daha aynaya baktı. “Ulan berber” dedi homurdanıp “Şu iş bitsin ben sana sorarım” Ardından cümle kapısını kapayıp altı da üstü de üçer kere kilitledi.

Düğün salonunun dış kapısında sigarasını yakmış bekliyordu. Hilmi görüntüye girdiğinde suratı turşu satan adam biraz olsun gülümsedi. Sigarasını atıp söndürürken arkadaşına sarıldı.

“Ne oldu yahu, neyin var acil falan dedin korkuttun beni?”

“Ya Hilmi Allah aşkına şu müziği bir dinleyiver, daha neyim olsun yahu.”

“Oğlum yeni nesil hep böyle çalıyor. Alış, alışmazsan nasıl oturcan bu evde?”

“Tek sorun müzik olsa ah, şu içeri girene bak hiç olmuş mu o kıyafetler. Gel hele gel bak içeri girelim. Kapıdakilerde de meymenet yok ama… Hah, bak şu salonun haline. Önce masalara bak.”

“Ne varmış masalarda, oturuyor işte insanlar Nazım. Oğlum bak senin yine deliliğin tuttu, gel etme eyleme, hangi düğün şarkısı doğru düzgün çalınmış da zaten bu düzgün olsun. Hadi gidelim bize, ben sana bir plak koyarım…”

“Senin evin düzeni bozuk”

“Hayda o ne demek şimdi?”

“Halılarla koltukların rengi tutmuyor, bozuk işte, geriliyorum sizdeyken ben. Plaklar güzel ama gözümü kapamak gerekiyor. Bak şimdi bırak o işleri de, masalara bir daha bak”

“Baktım ne oldu.”

“Alındın mı ulan söylediğime? Oğlum kız tarafıyla oğlan tarafı karışık oturmuş.”

“Yahu ne çıkar karışık oturduysa, kıyamet kopmadı ya”

“Kaç senelik arkadaşımsın lan sen benim?”

“Yirmi altı”

“Benim düğünüm niye bozuldu Hilmi?”

“Askerdeydim ya senin düğünde, geldikten sonra da bozuldu dediniz bir daha kimse anlatmadı neler olduğunu.”

“Öyleyse dur anlatayım. Benim düğünde bizim tarafla Ayşen’in taraf karışık oturdu. Ayşen’in dayı oğlu benim teyze kızına laf atmış, kız duramamış yerinde cevap vermiş. Bu sefer oğlan basmış küfrü. Teyzem de bunu duymuş, oğlana sövüp saymaya başlamış. Düğündür diyen olmamış hiç. Bir baktım teyzem derken benim dayılar da girmiş işin içine. Babam oradan düğün vaktidir ayıp oluyor demeye çalışır, orkestra bir yandan kafa ütülüyor. Sonra biri hokkalı bir küfür etti, Ayşen’in babasına gitti laf. Kalktı o da başladı sövmeye. Açtı ağzını yumdu gözünü. En son ‘Hay size kız verenin ben anasını’ deyince koptu kızıl kıyamet. Ayşen bir yandan ağlar, orkestra este, ben bıraksalar da kayınbabanın kafasını kırsam derdindeyim. Babam da dayanamadı çaktı herifin suratına yumruğu. Kırmış burnunu. Adam atladı kürsüye aldı Ayşen’i, suratıma baktı. ‘Rüyanda değil, öbür dünyada bile nah görürsün kızımı’ dedi. Orkestradakiler de tam puştmuş, cenaze marşı çalmaya başladılar. Ben de onlara giriştim dayanamayıp. İşte böyle”

“Yetişip bari şunların düğünü kurtaralım Nazım, bu vakte kadar iyi durmuşlar yine”

“Hay ağzını sevdiğim ne güzel dedin. Sen gelinle damadın yanına git, onlara durumu izah et, ben de orkestradan mikrofonu alayım.”

Düğün müziği niyetine çilli bom çalınadursun Nazım orkestranın yanına çıkmış, mikrofona eline alıp gruba bir es vermişti. Kız tarafının damadın akrabası, oğlan tarafının da gelinin akrabası sandığı bu adam salonu şöyle bir süzdükten sonra gelin ve damada baktı. Gözlerinden parıltılar saçan çift aslında yıllar önce kaybettiği mutluluğu ele geçirmiş de onla oynuyordu.

“Sevgili konuklar, biraz sonra yapacağımız bir organizasyon için kız tarafını salonun bu köşesine, oğlan tarafını da şu yöne alabilir miyiz lütfen. Yavaş olalım, aceleye gerek yok, teşekkürler” Nazım’ın konuşması biter bitmez etkisini göstermeye başladı. Yavaş yavaş ayaklanılan masalardan bir diğerine konuk transferi yapılıyordu. Hilmi de çoktan gelinle damadın yanındaki işini halletmiş, elektronik bağlamanın başına geçmişti. Orkestrayı kaşla göz arasında feshetmeyi başarmışlardı. Karmaşadan istifade bir şarkı söylemek isteyen Nazım Hilmi’ye işaret verdi. Orhan Gencebay’ın Bir damla mutluluk şarkısı bağlamadan dökülmeye başladı. Derken küçük kıyamet koptu. Birden bire kalabalık içinde birbirine laf atanların sesleri duyulmaya başladı. Gelinle damat ne olduğunu anlamak için ayaklanırken babalar olay yerine doğru yaklaşmaya koyuldu. Annelerden biri çoktan vah vah etmeye biri de ben dediydim demelere başlamıştı.

“Nazım ne oluyor yahu?”

“Dayıoğlu”

“Ne demek dayıoğlu?”

“Ayşen’in dayıoğlundan diyorum Hilmi, burada da varmış, laf attı kızın birine, karıştı ortalık. Boş ver biz şarkımızı söyleyelim.”

“Oğlum şarkı zaten acıklı, düğün battı yan gidiyor, gel toz olalım buradan, kurtaralım derken mahvettik düğünü.”

Hilmi haksız sayılmazdı. Bütün gece boyunca kıza gözünü dikmiş izleyen, gerçekten de gelinin dayıoğlu olan gencin tek ihtiyacı olan şey kıza laf atacak bir fırsattı. Haliyle masalar yer değiştirirken başına talih kuşu konan kuzen lafını atıp toz olmaya çalışmış, kız da mahalle ağzını pekiyi bildiğinden cevabı hokka gibi oturtmuştu. Gerisi de tıpkı Nazım’ın düğününde olduğu gibiydi. Hilmi ne oluyor derken babaların olaya karışması noktasındaydılar.

“Şu kemanı versene”

“Ne yapacaksın kemanı kalk toz olalım.”

“Peri masalı çalarız, sen ver hele.”

“Al bakalım”

Düzensizlikten iyice çıldırmış olan Nazım kendi düğününde olanı yerine getirmek üzere kolları sıvamıştı. Kemanı eline alır almaz o melun ve ağır nameyi, ölüm marşını çalmaya koyuldu. Hilmi bir iki yapma etme denemesinde bulunup başarısız olunca ortalıktan kaybolmuştu.

“Nazım”

 

İşte bu ses berabere devam eden düğün maçının bitiş düdüğü gibi bir şeydi. Kemancı döner dönmez karşısında Ayşen’i bulunca dünyası tersine dönmüş, ölüm marşı durmasa da kalbi duracak gibi olmuştu. Birbirlerine uzun bir süre uğursuz marş eşliğinde baktılar. Gözleri geçen on dört seneyi hızla tarayıp halen aşık oldukları kanaatine varmış ve karşıdakinin de aynı şekilde düşündüğünü kavramıştı ki damadın “Ulan ben sizin gibi orkestrayı” diyen sesi duyuldu.

“Ayşen’im kaçar mısın benimle?”

“Nereye?”

“Mutluluğa gül goncam, mutluluğa…”

Devamı en başında…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir