Boşluk

Az evvel yanımızdan geçen gri araba önümüzde duruyordu. Uzun boylu, otuz- otuzbeş yaşlarında görünen esmer polis memuru, yanımızdan geçerken dağılmış saçları ve yüzünün beyazlığını bir anlığına görüp çıldırmak üzere olduğuna hükmettiğim genç kadının açık camdan kendisine uzattığı evrakları inceliyordu. Sıranın bize gelmesini beklerken sinirli bir şekilde Selim’e baktım.  Birazdan onun aptalca hız merakı yüzünden cebimizden birkaç yüz lira çıkacaktı ve bu şu an çok canımı sıkıyordu. Yine de tartışma çıkarmak istemiyordum, sessiz kalmak en iyisiydi. Sol taraftaki hız ibresine baktım. Az önce yüzkırkı gösteren ibre şimdi sıfırın üzerinde yavaşça titriyordu. Gri arabadaki kadın, birkaç dakika önce yanımızdan geçtiğinde saatte yüzaltmış kilometreden fazla bir hızla ilerliyor olmalıydı. Arka koltukta, ana kucağındaki bebek ağlıyordu. Korkmuştur herhalde.  Ben de korkardım. Selim’in yanında bu koltukta otururken de korkuyorum, kaçıp annemin kucağına sığınmak istiyorum.   Selim neden fark etmiyor ya da daha da kötüsü neden önemsemiyor artık benim korkularımı?

Polis memuru yavaşça geriye çekildi, böylece gri araba yola devam etti.  Selim biraz  ileri aldı arabayı. Ruhsatı, ehliyeti polise uzattı. Umursamaz bir biçimde kafamı sağa çevirdim. Boş araziye diktim gözlerimi.  Uzakta tek tük evler seçiliyordu. Selim’in açık camından içeri nasıl da boğucu bir sıcak dolmaya başlamıştı. Bir an önce cezamızı yiyip klimanın serinliğinde yola devam etmek istiyordum. Selim makbuzu her zamanki özensiz tavrıyla teybin üzerindeki boşluğa koyuncaya kadar sağa bakmaya devam ettim.  Hafif bir baş selamıyla sivri burunlu, temiz yüzlü polis memurunu ardımızda bırakınca ‘Camı kapasana’ dedim Selim’e , ‘ Tamam’ deyip camı kapadı, klimayı açtı. Aramızdaki böylesi tedirgin sessizliklerden nefret ediyordum. Teybin düğmesine dokundum yavaşça. Uzun zamandır dinlemediğim bir şarkı çalıyordu radyoda.

Sebepsiz yere gitmedin ki sen.

Evet bu sefer bir sebebi vardı gitmemizin. Eski, başına buyruk gezmelerimizden değildi bu. Doludizgin aşklarını geride bırakmış bir çiftin zoraki göçüydü. Ve zamanında aşık olduğu adam uğruna heryere gitmeye razı kadının eş durumundan sürgünü. Selim’in doğu görevi, benim muhtemelen o uzak ve soğuk şehirde büyüyecek yalnızlığımızdı yolun sonunda bizi bekleyen.  Selim’le aramızda uzanan uçurumdu beni korkutan. İbre yüzyirmiyi gösteriyordu. Korkuyordum hala.

Boşluğa beni koydun bilmeden.

Bir çocuğumuz olsa kapanır mıydı acaba aramızdaki o boşluk? İçimde bir bebek büyüdükçe Selim’le tekrar yaklaşabilir miydik birbirimize? Bu uzaklığın tek suçu benim bedenimin bir bebeği büyütemiyor olması mı?  Selim’i ne kadar özlemiştim. Yanımda oturan, tek eliyle direksiyonu kavramış karşıya dalgın bakan adamı çok özlemiştim. Ne zaman bu hale gelmiştik biz?

Yüzüme vuran Boğaz rüzgarı hiç soğuk değil sensizliğinden.

Öğrenciliğin ve İstanbul’da kendi başımıza ayakta kalma telaşımızın ilk yılında tanışmıştık; sahilde bir kafede,  bir arkadaşın doğumgününde. Nasıl da yakışıklıydı o akşam. Yan yana düşmüştü sandalyelerimiz, saatlerce sohbet etmiştik. Sanki bir tek ikimiz vardık orda, o an. Sonrasında tesadüf süsü verilen karşılaşmalar, ardından uzun ve mideme ağrılar sokan buluşmalarla devam etmişti görüşmelerimiz. Aşıktık. Gençtik. Nasıl da güzeldik.

Kendimi görmek ne acı, yok olmuş hayallerin çıkmazı…

Oysa şu an, yan yana iki koltukta oturan biz, Selim ve ben, otobanda son sürat hızla giden bir arabada birlikte yol alan iki sessiz insandan ötesi değildik. Geçmişte kalmış bir ilişkinin ağırlığı sinmişti sanki üzerimize. Temmuz sıcağı değildi yalnızca bizi bunaltan. Selim’e baktım. Hafif yukarıya kalkık burnu, çıkık elmacık kemikleri ve sivri çenesi nasıl da yabancı görünüyordu gözüme. İbrenin ucu yüzotuzu gösteriyordu. Ağzımı açıp birşeyler söylemek istiyordum. Anlatmak istiyordum içimdeki tedirginliği. Biraz yavaşlamak,  belki biraz durmak istiyordum. Şarkı sessizliğimizi doldurmaya devam ediyordu.

Anlamak çok zor değil, farkı yok aslında sonların.

Hem yeni bir şehir iyi gelirdi belki. Doğuda, mahrumiyetler bölgesi diye bildiğim, hep uzak gelen, soğuk bir kente gidiyorduk. Ardımızdan gelen bir kamyon eşyayı ve aramızdaki koca  boşluğu taşıyorduk bir kentten diğerine.  Sakindi etraf.  Bol güneşli, oldukça bunaltıcı bir yaz öğleden sonrasıydı. Yaklaşık sekiz saattir yoldaydık. Yorgundum. Selim de yorgundu. Hiçbir şey söylemiyordu. Ceza yemiştik. Hızla yol almaya devam ediyorduk. Bir bebek ağlıyordu adeta kafamın içinde, başım ağrıyordu. Susuyorduk.

Korkumdan değil, güçsüzlüğümden kaçtım,  herzaman geri dönmekten.

Zamanı  geri alabilseydim eğer  üç senelik evliliğimizin, yedi senelik ilişkimizin, hangi anına geri giderdim diye düşünüyordum.  Aklımdan hızlıca, peşisıra geçen fotoğraflar gibiydi yaşadığımız her şey. Hiçbirşey seçemiyordum. Çok uzakta, belli belirsiz görüntülerden ibaretti sanki ilişkimiz. Yanılsamaydı, gerçek değildi belki aşkımız. Sahi, neydi yaşadığımız?

Kafamın içindeki bebek ağlaması giderek sinir bozucu bir hal alıyordu. Hız göstergesinin ince uncu yüzkırkla yüzelli arasında gezinip duruyordu. Klimadan yüzüme vuran soğuk hava beynimi uyuşturuyordu sanki. Selim hala hiçbirşey söylemiyordu. Başımı geriye yasladım. Birkaç saattir saçımın ucunda iğreti duran  metal  toka düştü usulca. Emniyet kemerinin takılı durduğu küçük siyah kutucuğa değdi. Selim hafifçe kafasını çevirip tokaya baktı. İkimiz de aramızda duran küçücük siyah saç bağına uzanmak istemiyor gibiydik. Saçlarım dağılmıştı, bir anlık bir rahatlama hissettim kafamın içinde, çocuk susmuştu bir anda.

Kısacık  yolum ne kadar uzun…

Tek bir an. Selim’in direksiyon hâkimiyetini yitirmesi… Karşıdan gelen araba… Saç tokam… Selim’in gözleri… O kulak tırmalayıcı gürültü… Boynumda hissettiğim sıcaklık… Etime saplanan camlar… Selim’in sesi…  Yanık kokusu… Alevler… Selim’in bana uzanmaya çalışan elleri…  Emniyet kemeri… Selim’in gözlerindeki donukluk… Hissettiğim o müthiş rahatlama…

Tek bir an.

Ruhum birkaç metre yukarıdan Selim’le son anımıza bakıyordu. Yanıyorduk. Aşık değildik. Ölüyorduk.  Tek bir nefesten ibaretti son sessizliğimiz. Susuyorduk.

Uzaklardan bir çocuk ağlaması duyuluyordu. Biraz ileride bir ışık. Bir bebek vardı karnımda. Büyüyordu. Selim’e yaklaşıyordum. Serindi. Saçlarım savruluyordu rüzgârdan. Işığa gidiyordum. Ölüyordum.

Bana, bana; hep bana

Ayrılıklar hep bana

Gidenlerin ardından bakakalmak hep bana.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir