Bir Ütopya

— Gelmeyeceğini bile bile bekledin mi hiç?

— Hep yaptığım şey…

Zorum neydi kendimle, bilemedim inan… Hayatla alıp veremediğim, ne… Ulaşamadığımda haklı çıkma isteği mi, “Biliyordum olmayacağını, hah, şaşırdım mı sanıyorsun,” yalanı mı? Kimi kandırıyordum? Neden beklemeyi seçiyordum… Ya beklemeyi, ben mi seçiyordum…

— Değil mi, beklemeyip de ne yapacaktın… Gitmek öyle, kolay mı?

— Kolay değil madem, neden gidiyorlar, senden benden… Söyledikleri gibi karanlıksa da önleri, neden yalnız yürümeyi tercih ediyorlar?

Sensizliğin, sana tercih edilişi… Meğer sensizliği gerektiren ne çok sebep varmış… Hani iki kelime daha etse, acımaya başlayacaktın düştüğü bu müşkül duruma… Söylesene, duyuyor muydun gerçekten, gideceğini söylemesinin ardından, sıraladıklarını… Sadece inanmak istiyordun. Onun yokluğunda kanacağın yalanları ezber etmek istiyordun. Çünkü sen, çuvaldızı kendine, iğneyi başkasına batıranlardansın…

— Peki, sen, hiç mi gitmedin?

— Gitmem mi… Ne çok yol aldım bilsen o hevesli âşık halimden…

Her seferinde, içten içe takdir ettim biliyor musun, karşımdakini, daha doğrusu artık yanımda olmayanı… Hakikaten büyük çaba isterdi çünkü bendeki aşkı söndürmek. İçimdeki o hevesli çocuğun elinden, en sevdiği oyuncağı almalarına gücendim ben. Onlar, fark etmez, benziyorlardı birbirlerine. Bilirsin, giderken insanların yüzü görünmez.

— Ya bir gün, bir ihtimal, döndüklerinde? O zaman ne yapıyordun?

— Hiç. Gözlerine görünüyordum hepsi bu, sesimi duyuyorlardı. Ne düşündükleri artık neyi değiştirirdi…

Çünkü ben biliyordum, onlar gelmeden az evvel ben orada değildim, beni bıraktıkları yerde değil. Yaklaştıklarını görmemle dönüveriyordum oraya. Sanıyorlardı ki ben hep beklemişim, hiçbir şey yitmemiş… Biliyorsun, kendilerini güvende hissedince, artık daha ötelere daha emin adımlarla gidiyorlardı, dönmemek üzere. Bu da işime geliyordu. Beni bıraktıkları yeri hep kollayıp gözetecek halim yoktu ya.

— İyi de, neden daha da gitsinler diye yapıyorsun ki bunu? İstediğin dönmeleri değil mi? Bir şeyler yeniden başlasın?

— Dönmelerini istediğimi kim söyledi ki? Onlarla yeniden yürümeye cesaret edemezdim.

Geçmiş kirlenmişti bir kere. Fosilleşirken anılar, ben bir madenci gibi, fener takılı kasketimi geçirip başıma, yolumu bulmayı öğrenmiştim. Göçüklerde dolanmayı isteyen kim?

— O zaman, beklemek, bunun neresinde? Madem sen de yoksun, ortalıklarda…

— Senin hiç, bir ütopyan olmadı mı? Ömrün yeterse belki de görebileceğine inandığın bir hayal, ancak ömürle sınırlandırılabilen bir aşk? Ütopya olarak kalsın istemediğin… Boşuna mı sanıyorsun yaşamayı bunca seven tavrımı. Köprüyü geçene kadar…

— Hah, bunu beklemiyordum.

— Ben de. Gel, biraz da otobüs durağına geçip bekleyelim. Ayakta yoruldum.

— Otobüs bu saatte geçmez biliyorsun.

— Olsun, manzarayı seyrederiz. Boğaz ne güzel, baksana…

neden inanmazsın kimi romanların
tek bir söz için yazıldığına…
sen hiç kendine dönmek için
geceyi,
doyasıya sevmek için
birini,
yahut ömrün geçtiğini bile bile
tek bir aşkı,
beklemedin mi…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir