Bir Şehir Öldü Gözlerinde

Nasıl da zordu!

Daha yaşanılacak çok şey vardı derken kocaman özlemlerle göz göze gelmek, bir yanı hep uzakta kalan bir kalbi taşımak, hiç bitmeyen yollara çıkmak, bir kenti nefes nefes içine çekip bırakıp gitmek… Çok zordu!

Yollara alışmak istenmese de alışılıyordu. Yeni yüzler, yeni sokaklar, yeni türküler, yeni kentler sanki çok beklenmiş birer yenilgiymişler gibi kabulleniliyordu. Yaşamak alışmaktan ibaretti. Hep alışılması gereken birşeyler vardı. Daha kendine alışamadan, hiç durmayan değişimlere alıştığını sanarak yaşanacaktı. Art arda bir yerlere gidiliyordu. Sabah daha olmadan, güneş henüz uyanamamışken yollara çıkılıyor, kalbinde en mahrem sevdalarla şehirler arkadan vuruluyordu. Son dualar su buharı olup havaya karışırken, şehrin kalbinden damlayan kan, bir genç kızın gözlerinden yatağını bulamamış bir akarsu gibi çıkıp yaşanmışlıkların tüm izini taze tene kazıyordu. Çaresi yoktu; terk edilenlerin/ terk edilmişliklerin toplamı kırış buruş bir yüze eşitlenecekti. Nasıl zordu, acılarını yüzünde taşımak…

Zamanlar önce, üzüldüklerimi hala kalbime gömebilirken, bir sabah vakti uzakta ve soğukta kalmış bir kenti öldürdüm. Yüzü mosmor, gözleri kocaman, gözlerinde yüzyılların eskitemediği bir buğu yığılıverdi kollarıma…Ezip geçtiğim bütün kaldırım taşlarından utandım. Öyle masumdu ki… ‘Kahreden şehir’ değildi sanki. Kendisine ömrümden bir parça bırakmış olmasaydım ben de inanmazdım birilerinin canını yaktığına. Oysa kocaman gözlerinde çokları sürekli ağlıyordu. Etinin her yanı yaralıydı. Yaralarından utandıkça da tüm acıları yok sayıp beyazlara bürünürdü. O gelin gibi salındıkça herkes onu sever sanırdı. Öyle olmazdı. Ak mı ak bir örtünün altında daha kara kanıyordu yalnızlıklar, çaresizlikler, birtürlügidememişlikler… Yaralarsa inadına saklanıyordu. Nasıl bir başına kalmış bir kentti!

Yalnızlığın en kalabalık yaşandığı kent… O taş köprü… Meçhul cinayetlerin faili o arnavut taşlı sokak… Dinlediğim en güzel türküler… O ömür üşüten soğuk… O Ani’de biten yol…

Hepsini gözlerinin içine bakarak öldürdüm. Arkasından değil. Böyle olmalıydı. Bana armağan ettiği acılar arkasından vurulmamasını hak ettirecek kadar gerçekti. Gözlerine son kez baktım.

Kalp atışlarını dinledim; çok sakindi. Belki de tarihindeki en sakin ölümüydü. Elleri son bir acı uzattı. Hiç bakmadan koydum cebime. Son duasını etti; bildiği bütün dillerde. ‘Hoşça kal’ dedim; öldü. Kanı bulaştı parmaklarımın ucuna. Ölürken, ilk kez benim için kanamıştı kocaman kalbi. Kanını kokladım. Hiçbirşey kokuyordu. Alabildiğine hiçbirşey… Nasıl masumdu ölüyken! Dayanamadım kalbime gömdüm. En derinime; bir sevdanın yanına… Ve olanca lütufkarlığıyla bana sunduğu armağanlar gözyaşlarımda, eli kanlı bir katil olarak çıktım yollara. Uzaklara…

Hiç uzak kalmadı sanıyordum. O gün kalbimdeki bütün mezarlar doldu gibi gelmişti. Yanılmışım… Uzaklar hiç bitmiyormuş. En uzak sandığımın da uzağına düşünce anladım. Ya da anladığımı sandım… Bütün ayrılık hikayeleri gibi hüzünlüydü işte. Aklıma geldikçe canımı yakıyordu. Aynalara bakamadım bir süre… Hep yollardaydı gözlerim, belki geriye giderler diye. Yollar gitmezlermiş oysa, hiç bitmezlermiş… Ve şehirler… Şehirler hiç ölmezlermiş!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir