Bir Gün

I

—Alo!

—Alo Gamze, günaydın.

—Günaydın. Kenan ne oldu sabah sabah, uyuyordum ya!

—Saatten haberin var mı senin! Ne uyuması?

“Ne var ki saatte?” diye düşündü Gamze. Kelimelere dökmedi ama bu düşüncesini. Bunun yerine sağ kulağında tuttuğu cep telefonuna baktı. Telefonla görüşme halinde olduğu için saat gözükmüyordu.

—Kaç ki saat?

—Saat on oldu Gamze, uyan haydi!

—Yahu Kenan ne yapacağım uyanıp? Hem daha doğrusu sen ne yapacaksın benim uyanmamı?

—Dün biz seninle ne konuştuk. ‘Yarını bana ayır.’ dememiş miydim sana? Hani bu gününü tamamen bana ayıracaktın.

—Yahu tamam! Söyledim de… Yani ne bilim, sabah daha on. Hem dün onu söylerken öyle yirmi dört saat ya da sabahtan akşama kadar dememiştin. Görüşürüz yine tabii istersen de…

Kenan daha fazla uzatmak istemedi konuşmayı.

—Neyse Gamze boşver şimdi bunu da aşağıya bak sen.

—Nasıl yani?

—Pencereye git, aşağıya, sitenin giriş kapısının oraya doğru bir bak.

Gamze bir yandan yattığı yerden doğrulup cam kenarına giderken diğer yandan da sormadan edemedi: “Ne var ki orada?”

—Sen dediğimi yapsana, göreceksin ne olduğunu.

Pencereden aşağıya baktığında Gamze farklı bir şey fark edemedi. Farklı olabilecek tek şey, doğrusu aklına gelen tek şey, Kenan’ın aşağıda olmasıydı ama ortalıkta Kenan da gözükmüyordu.

—Kenan bir şey yok aşağıda.

—Var, var! Sitenin giriş kapısının oralarda siyah bir araba var. Audi hatta! Gördün mü?

Gamze, Kenan’ın anlattığı yere doğru baktığında gerçekten de siyah bir Audi görmüştü. Park edilmiş bir vaziyette sitenin duvarının kenarında duruyordu. “Evet gördüm” diye cevap verdi Kenan’a. “Gördüm de ne var bunda?”

—Ne olduğunu söyleyeyim. On beş dakika içinde güzel bir elbise giyip o arabanın içine giriyosun!

—Ne!

Şaşırmıştı Gamze. Bu da neydi şimdi? Birden yıllar önce izlediği, Michael Douglas’ın başröl oynadığı “Oyun” filmi aklına geldi. Bir anlam veremedi Kenan’ın bu isteğine.

—Soru sorma Gamze, dediğimi yap sadece, haydi bak güzel bi’ sürprizim var.

—Arabanın içinde falan mısın? Niye biniyorum o arabaya?

—Hayır güzelim arabanın içinde değilim. Ama o araba seni bana getirecek. Bu kadarını söylüyorum. Daha fazlasını öğrenmek istiyorsan bin arabaya bir an önce.

Gamze ne yapacağını bilemiyordu. Enteresan bir şey istiyordu Kenan. Ama niye istiyordu? Bir müddet cevap veremedi Gamze. Bunun üstüne Kenan yineledi: “Hadi bak kapatıyorum. On beş dakika içinde arabada ol. Haydi görüşürüz.”

—Dur kapat..!

Çok geçti. Kenan kapatmıştı bile telefonu. Ne yapmalıydı şimdi? Şaka mıydı bu? Ama şaka yapmak için çok yersiz bir zaman ve ortamdı. Gamze pencereden arabaya bakmaya devam ediyordu. En sonunda kararını verdi, bir söz vermişti dün; bu gününü Kenan’a ayıracaktı. Bunun yanında duyduğu merak, kendine itiraf etmese de verdiği kararda daha etkili olmuştu. Pencereden ayrılarak giyisi dolabını açtı. Haziran gününe yakışabilecek, güzel, tek parça bir elbise seçti. On beş dakikayı biraz geçse de biraz sonra aşağıda, apartman kapısındaydı.

Arabaya ulaşana kadar adımlarını geri çevirmeyi çok kez düşündü. Fakat merak da ediyordu doğrusu bu işin sonunun nereye varacağını. Merak duygusu ve verdiği söz çekincelerine üstünlük sağlayınca arabanın yanına varabildi. Tam bu sırada iri kıyım denilecek bir adam arabanın içinden çıktı ve çevik bir hareketle davetkar şekilde Gamze’ye bakarak sol arka kapıyı açtı. Gamze’nin şaşkınlığı iyice artmıştı. Hiçbir şey diyemeden, hiç bir şey soramadan bindi arabaya. Ne diyecekti? “Siz kimsiniz?” mi? En iyisinin olayı akışına bırakmak olduğuna karar verdi.

Şöför, hareketlerine bakılırsa gerçekten daha önce şöförlük yapmış birine benziyordu, tek bir kelime dahi söylemeden motoru çalıştırdı ve sitenin kapısından ayrıldı. Ve işin garibi konuşacağa benzemiyordu bu adam. Uykudan henüz kalkmış olmanın verdiği yorgunlukla Gamze de gözlerini kapattı, hala uykusu vardı. Bir ara şöförün radyoyu açmasıyla gözlerini açtı içgüdüsel olarak. Sonra kulağına ulaşan bir Yalın şarkısının melodisiyle gözlerini dinlendirmeye devam etti.

Daha birkaç şarkı olmamıştı ki otomobil Kuruçeşme’den sahil yoluna inmiş, Sarıyer tarafına doğru ilerlemeye başlamıştı. Haziran ayı olmasına rağmen çok yakıcı bir güneş yoktu tepede. Biraz da sabah serinliği sayesinde ufak bir esinti varda deniz kenarında. Saat 10:45 olmuş, gözle görülür bir trafik kalmamıştı sahil yolunda. Gamze arada gözlerini açıyor, nerede olduklarını anladıktan sonra tekrar kapatıyordu. Bebek’teki ünlü dondurmacıyı geçtikten yaklaşık bir dakika sonra otomobil durdu. Rumelihisarı’na gelmişlerdi. Yine hızlı bir hareketle otomobilden çıkan şöför arka kapıyı açarak “Buyrun efendim.” dedi. “Kibarlıktan çatlayacak az sonra…” diye düşündü Gamze. Nitekim bu kadar iri kıyım görünümün ardında nazik olmaya çalışan bir insan daha ne kadar nazikmiş gibi görünebilirdi ki!

Otomobilden inen Gamze yolun karşısında, hisarın tam girişinde kendisini bekleyen Kenan’ı gördü. Karşıya geçmek için yolu kontrol ederken bir yandan da soracağı soruları biriktiriyordu.

Yolun karşısına, Kenan’ın yanına geldiğinde daha “Merhaba” dahi demeden “Ne oluyor?” oldu ilk sorusu Gamze’nin.

-Ne olduğunu kendin anlayacaksın, bugün soru sorman yasak! Zaten sorsan da hiçbirine cevap vermeyeceğim.

Kenan’ın cevabı keskindi. Gamze daha bir şey diyemeden Kenan Gamze’nin belini kavradı ve içeri doğru yöneldiler. Bu sırada şöför taklidi yapan adam otomobille beraber gitmişti bile. Günün erken saatleri olduğı için hisarda neredeyse hiç kimse yoktu. Daha önce sadece bir kere, o da ailesiyle, gelmişti hisara Gamze. İstanbul’a geldiği ilk sene, üniversiteye kaydını yaptırdıktan hemen sonra…

Sarmal merdivenlerle hisarın tepesindelerdi şimdi. Ayaklarının altında boğaz… İnsanlar, fazla olmasa da hafiften ufalmışlardı buradan bakınca. Burada, hisarın tepesinde, turistik denilebilecek bir kafe restoran vardı. Manzarası ve konsepti sebebiyle ki bu konsept turistik olmaktan öteye gitmiyordu, fiyatları tuzlu ve kalitesi düşük bir yerdi. Çünkü her turistik mekanda olduğu gibi burası da işini doğru dürüst yapmayan, sadece ay sonunda cebine girecek parayı düşünen insanlar tarafından çalıştırılıyordu. Kafede sadece bir masa doluydu, onda da iki çocuklu bir aile oturuyordu.

Gamze’ye sormadan manzaraya en hakim masaya oturan Kenan garsonu çağırmak için Gamze’nin de sandalyesine yerleşmesini bekledi. Normal zamanlarda böyle bir durumda kibarlık gösterip önce Gamze’nin oturmasını sağlayacak olan Kenan’ın bu hareketi Gamze’nin biraz garibine gitmişti. Birkaç dakika sonra gelen garsona verilen siparişler sonrası şimdi biraz fırsat vardı konuşmak için. Gamze sözü hep “ne olup bittiğine” getirmek isterken, Kenan ise konuyu kıyısından köşesinden tutup hep kaçırıyordu başka yerlere. Fakat Kenan, Gamze’nin ne kadar inatçı olduğunu ve hep daha fazla bilmek isteyeceğinin farkındaydı. Bu sebeple kaçamak oynamaktan vazgeçti. Söylediği tek bir cümle Gamze’nin merakını artırmasına rağmen o gün bir daha konu hakkında soru sormamasını sağladı; “Bugün, hayatının şu ana kadarki en güzel günü olacak; sen sadece tadını çıkartmaya bak.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir