Bir Boşluk Sonbahar

Bir Boşluk Sonbahar

İnsanın içindeki boşluğu anlatacak kelime ağzına gelmez, hiçbir zaman aklın yeteceği bir yerde değildir zaten o. Havadır o, rüzgâr olduğunda varlığı belli. Sonbaharda yapraklar dökülürken üzülen güzel güz değildir, insanın sürekli kaybettiğini hatırlatan, o sonsuz yüzlü rüzgârdır. O koca yokluk tek bir yaprak olup ayağa, göze, ruha, en güzel, hem orana dolanır da, diline dolanmaz. Yaralar bizi zaman ve içimizi açar, padişah ve hekimdir o. Yaşlar geçtikçe, içte hissedilen o kocaman yokluk şeklindeki varlık büyür. Kesip alacak baba yiğit, annesinin memesini emmektedir hala, sevgili memesi sanar, kendi içinde sayar. Oysa geçen zamanı adama benzetmek için kel kalır ruhun ağaçları, her sene, dökülen yapraklar erkeği kadın, kadını erkek yapar, bir mevsimi bir mevsime kırdırır. Daha bir çıplak kalan ağaçlar insanı kendi yalnızlığına dost ilan eder ve içini ölüme hamile bir biçimde doldurur. Oysa ne kadar acıdır ki, yokluktan doğacak çocuk, hiç ağlamayacaktır. Zira nefes alacak vakti yaratacak tanrısı henüz, rüzgârı, yağmuru, okulları açmış ve yeni bir başlangıç bahanesiyle hücreleri yenilemektedir, her dem dinlemek için çok meşgul…

Varlığını tartışmayın yokluğun. Tanrı deyin ölüm deyin ama gene de, sonbaharda çimenlere çökmüş insanlara karınca duaları öğretin, üzerine oturdukları karıncaları kendi canlarına yakın hissetsinler diye. Göremediğini ezen sırf kapitalistler değil, tüm insanlardır. Çünkü içlerinde büyüyen yokluk balonu, kimseyi uçurmaz, ta ki patlayıp sakin bir adamı katil edene kadar. Güz gülleri gibiyim hiç bahar yaşamadım diyen ünlü bir filozof, yokluğu gül biçiminde, sevgilisinin en güzel yerinde koklamayı unutur. Sıkıntı değildir bu asla. Yokluk kendi başına bir birikimdir, çocukken alınamayan o tatlı dondurmadan, asla ulaşılamayan o nazik, arzulu ve düşünceli adam sevgiliye kadar, kendi kendine biriken…

Eksiklerin tanımladığı bir mevsim olan sonbahar, kar düşene kadar ölüm korkusuyla kestane döker. Kar onu yatıştırır, varlığını kırar ve ismini değiştirir, tıpkı sarıldıkça sarılan o sevgili gibi. Onun da içi boştur ama insan insanı, hindiyi, arabayı, mezarı ve sınıfı doldurur. Bir kendini dolduramaz, o da ölümünü göremediği için. Yoksa her bir insan doldurulacak bir hayvan olur, en az bir kez, hayatında, o istemediği halde, onu en az, din kardeşiyiz, en az bir kez aldığında. Kim suçlayabilir ki? Yokluk öyle bir varlıktır ki, yalnızlığı yağmura yedirir, ağlar, aşığı aşka aldatır, ağlar, yaşamı yaşlara yatırır, ağlar, bir yere varmaz, kendi kendine güler. İçimiz açılır, içimiz acır, genişleriz büyüdükçe, alabileceklerimiz tüm aşkları bile aşar, gülmek iyidir, yırtar genişletir. Beni kendi açlığıma yedirmeyin diyen bir bilge, tanrıya yem olur, kendi kolunu ısırır, uyanır. Kör adam pencereden bakar ve boşluğu görür. Kendi içini dışında bilir. Her sabah, sonbahar gelir, biraz daha boş, biraz daha deli ve biraz daha eski.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir