Bilinmez Anlar

Cihan için sıradan başlamıştı gün. Yatağının ayakucundaki saat aynı kararlılıkla çalmış, her sabahki uykusuzluğuyla gözlerini yeni güne açmıştı. Aynı yollardan benzer saatlerde geçmiş, aynı insanlarla benzer tonlarda selamlaşmıştı. Hafif bir baş eğme ve birkaç saniyelik bir tebessüm, yavaşça durulan… Nasıl da gerilmişti dudakları, gözleri nasıl kısılmış… Yüreğindeki hüznü gizlemeye yetmiş miydi yine gülüşü… Hem, ne de zordu, kalbi, yüzünden okunan insanlardan olmak, haksızlık belki, kimi zaman… En son ne zaman doyasıya güldüğünü düşündü bir an. Yasemin’in gidişinin ardından daha sık görüştüğü dostlarıyla sohbetlerini düşündü, attığı kahkahaları… Sahi, hüznü ertelemek miydi artık, gülmeleri… Önceden de böyle dingin miydi hep, yüreği… Önünde yığınla iş, türlü teslim günleri, artan sorumluluklar, hiç dert değildi. Nasılsa biterdi hepsi, bir gün, bir şekilde kalkardı altından yüklendiği ne varsa… Hem, zaman nasılsa akıyordu…

Diğerlerinden farklı olmayan mesai saatlerinin ardından evine döndüğünde de, yine sıradan bitmekteydi gün. Apartman görevlisi zili aynı saatte çalmış, ertesi sabah için kaç ekmek istediğini aynı koşturmaca içinde sormuştu, eli merdiven dairesi ışığının anahtarında. Cihan, yalnızlığı bölünmüş gibi hissetti birden, rahatsız oldu. Bölünmüş, ama azalmamış… Kapıyı kapatıp, suskun, salona geçti. Günün yorgunluğunu paylaştığı ayaklarını uzatıp, kanepede dinlenmeye koyuldu. Duvarda uzayıp giden siyah beyaz bir yol resmi, uzaklarda bir insan silueti… Aklına Cemal Süreya’nın dizeleri takıldı. “biliyorsun, ben nereye gidersem / yalnızlığın başkenti orası…” Bu şiire ilk rastladığında eli Yasemin’in elindeydi. Bir kitapçıdalardı ve nice aşkların şairi Cemal Süreya’nın kitabına uzanıp kendileri için olsun dileyerek ortalardan bir sayfa açıp, karşılarına çıkan ilk şiiri okumuşlardı. Hızla göz gezdirip en vurucu satırları seçmeye çalışan Cihan, yalnızlığın satırlarını okumasıyla beraber, kitabı, unutmak istercesine kapatıp Yasemin’in dikkatini ne zamandır methini duydukları bir başka kitaba çekmişti. Yalnızlık da nereden çıkmıştı şimdi… Lakin aylar sonra Yasemin’in terkiyle sarsılan Cihan, ne o dizeleri unutabilmişti, ne Yasemin’in elinin sıcağını…

Anıların derinlerinde gezinen Cihan’ı, birkaç sokak öteden bir anda yükselen müziğin sesi şimdiye döndürdü. Hareketli bir yabancı şarkı kulak tırmalarcasına çalıyordu. Pencereye uzatıp başını, yönünü kestirmeye çalıştı, bir değil sanki her yandan geliyordu. Bu gürültü de neyin nesiydi şimdi… Akşamın bu saatinde bunu geçerli kılacak tek şey ya bir düğün, ya nişan olmasıydı. İnsanlar, kavuşuyordu ki bu, elbet kutlanası bir şeydi… Banttan gelen sesin kesilmesiyle, olanca ruhsuzluğu ve bet sesiyle insanları canlandırmaya çalışan solistin sesi duyuldu. Çok geçmeden zılgıtlar yükselir oldu. Oyun havaları, çiftetelliler çalınıyordu peşi sıra. Cihan’ın o akşamki ruh haliyle bu derece örtüşmeyen parçaları, pencereleri kapatmasına rağmen duymak zorunda kalması, onda git gide sinirden çok, gülünç bir teslimiyet hali yarattı. Kaçamama ve ellerini başının üstüne kaldırıp teslim olma hissi… Yavaşça doğruldu kanepeden, kitaplığına yöneldi. Söylediği türlü halaylarla eğlenceyi kotaran solist de havasını bulmuş, potpori yapmaya başlamıştı o sıra. Ne zamandır bakmadığım resimlerimizle, yollanmış yollanmamış mektuplarımız ve geçmişimizle hüzne dalamadan yüzleşmenin sırası belki, diye düşündü.

Kitaplığın yanı başındaki genişçe mindere çöktü, kitapların arkasına gizlediği sıradan görünümde ama özel o kutuyu, tereddütle eline aldı. Galiba, özlemişti Yasemin’i. Sessiz sessiz hasret giderecekti kendince… Tükenişi seçebildikçe, hasret de gidecekti… Ama bir yandan korkuyordu da onu etkileyen anılarla karşılaşmaktan. Defalarca açılmış zarflar, sözde eskimemiş fotoğraflar ve mektuplarda Yasemin’in parfüm kokusu… Nasıl da güzel gülermişiz beraberken, mutluymuşuz demek, dedi yüzünde buruk bir gülümsemeyle… Bir zamanlar, güzellerdi, âşıklara özgü o pırıltıyla… İçinin de burkulduğunu hissetmesiyle, ilerleyen zamanlarındaki çırpınışları geldi aklına. Yasemin’in gözleri söndükçe, korkuyla büyür olmuştu Cihan’ınkiler… Mutluluğu senelerdir Yasemin’in mutluluğundan geçmiyor muydu? Sevmek, mutlu etmez miydi, hem, yetmez miydi? Aşk, hadi karın doyurmazdı, ruhu da mı beslemezdi ya karşılıksız kaldığı vakit… Dışarıdan ısrarla gelen davul zurna sesleri… Derin bir iç çekerek, eksikmişiz demek, diye düşündü, olmazmışız…

Tam da o sıra, eğlenceden ötürü temmuz sıcağında kapı pencere kapatıp elektriğe yüklenmek zorunda kalan mahalleliden olsa gerek, o çevredeki tüm sokakların elektriği kesiliverdi. Az önceki zılgıtların yerini, şaşkınlık ve esef dolu, hep bir ağızdan tek seferde yükselen “Aaaa”lar almıştı. Cihan bu sefer, yüzünden okunabilecek olandan da fazla içten, gülüyordu. Gelin ile damadın başına gelen talihsizlikten değildi bu, başka bir şeydi. Belki, bir sonraki anın belirsizliğini aynı gün art arda yaşamasının verdiği keyif, bir yerde, umut bahanesi… Evet, hiçbir şey göründüğü gibi sürmeyebilirdi. Buna şaşan, alışmak istemeyen, bizdik. Oysa hiçbir yalnızlık da göründüğü gibi uzun ve zorlu devam etmeyebilirdi. Yasemin’le tanışmasının bir gün evveli mesela, henüz Yasemin’den haberi bile yoktu… Keza, ayrılmadan evvel de…

Birkaç dakika sonra sokaklar, evler yeniden aydınlanmış, kısa bir süre sonra da eğlence sona ermişti. Cihan kafasında bir şeyleri daha çözmüş olarak başını yastığa koyarken, ertesi gün yaşayacaklarından habersiz oluşuna gülüyordu. Belki de sırf bu merakla başlarken artık her yeni güne, tek bildiği, karşılaşacağı tüm güzelliklere biraz daha yaklaşmış olduğuydu. Hem, zaman nasılsa akıyordu…

Ilgıt Teyhani

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir