Bekle dedi gitti…

‘’Bekle dedi gitti
Ben beklemedim, o da gelmedi…
Ölüm gibi bir şey oldu
Ama kimse ölmedi…’’

Özdemir Asaf

Karlı bir sabahtı, köşe başında, sokak lambasının altında durmuş bekliyordum. Geleceğine inanarak ve her adım sesinde kafamı ters tarafa çevirerek. Fark etmesin istiyordum çünkü beklediğimi. Sıradan bir karşılaşmaymış gibi olsun, ‘A sen mi geldin’ diyeyim, sonra o yokmuş gibi yanımda, yoluma gideyim istiyordum. Kar yağıyordu.  Ve adımlarımı erteledikçe kendi yolum siliniyor, onun adımları olmadan hiçbir yere gidemeyecek hale geliyor, kaybolmaktan korkuyordum. Beklemek güvenli bir sığınaktı sanki ve içimdeki sevdaya karışan inanmak duygusu giderek güçleniyordu.

O uzak ve soğuk şehirde, aynı sokak lambasının altında kaç sabah bekledim bilmiyorum. Kimi sabahlar yorgunluk çöktü gözlerime; kimi zamanlar tükenmeyecek sandığım, soluksuz bırakan bir inanç. Sonra zaman işte, hoyrat elleriyle savurdu içimdekileri, yollara çıktım ben, beklediğimin uzaklarına düştüm.  Elleri ve gözleriyle hafızamın bir köşesine gizlenmiş o adamın karlı sabahlardaki güçlü varlığı zayıfladı giderek. Şimdi birkaç şiire sığdırılmış bir sevda eskisi yalnızca. Ve beklemek denen illetin kalbime düşen yansıması. Tüm beklediklerimin ilk adımı…

Ne kolay anlatılıyor değil mi senelerce beklediklerimiz?  Birkaç satıra yerleşiveriyor şimdi, zamanında kalbime sığdıramadıklarım. Ne çok yol, ne çok cümle ve ne çok sessizlik geçti o ilk beklenen gözlerin üzerinden.

Bana kalan, inanmak ve beklemek mahareti oldu, ilk sevdadan.

‘Hala ne bekliyorsun ki?’ diye soruyor bazen hayatımın yakın tanıkları. Bir fincan kahvenin ya da ince belli bir bardak çayın yanı sıra gelen bu cümle düğümleniveriyor boğazımda. Sahi neyi bekliyorum ki ben diye düşünmeye başlıyor, sessizce gülümsüyorum. Uzunca bir süre yutkunamıyorum.

Sanıyorlar ki beklemek dediğin durmakla bir. Tek bir yere hapsolmuş ruhların işi. Nasıl da yanılıyorlar. Beklemek; geleceğine inanarak ve çoğu kez bilerek gelmeyeceğini; hiçbir yere sığamamak esasında. Yollara çıkmak, aramak, bulamamak, bazen yanılmak, hep yanmak ve inanmak…

‘Bu hatırlamak değil, düpedüz unutmamak.’ dedi geçenlerde bir arkadaşım, kahve falı bakarken bana. Karşı kaldırımda beklediğim, ona doğru tek bir adım atmadan yollar ve yıllar tükettiğim o adama dair hiçbir şey bilmeden. Gülümsedim yine sessizce. Ve ‘Hala ne bekliyorsun ki’ dedim kendi kendime.

Geçmişin gölgesini savuşturdu geleceğe dair kurulan cümleler. Falımı dinlemeye devam ettim. Kalabalık bir sohbetin ortasında kayboldu benim kendime dair cümlelerim. Sustum içimde.

Beklediğim o adamı anımsadım; tek bir an baktım, kalbimden, gözlerinin içine; gülümsedim.

Belki bir gün beni anlar diye…

Kimbilir şimdi nerede…

NOT: beklenmenin en çok yakıştığı o güzel gözlere özlemle yazılmıştır…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir