BABA -ANTON ÇEHOV

BABA –

“Doğrusunu istersen, gelmeden evvel bir yudum bir şey içmiştim… Kusuruma bakmazsın, değil mi? Buraya gelirken yolda bir birahanenin önünden geçiyordum, hava o kadar sıcak ki, dayanamadım girdim, iki ufak şişeyi kafaya diktim. Oh, bu ne sıcak oğlum!”

İhtiyar Musatov, cebinden bir paçavra parçası çıkarıp; çökmüş, sakalsız yüzünü sildi.
“Bir dakikalık bir iş için geldim, Boris, meleğim!” diye oğlunun yüzüne bakmadan devam etti. “Fakat çok önemli bir iş. Eğer rahatsız ediyorsam kusura bakma… Aziz oğlum, acaba bana on ruble borç verebilir misin ha? Salıya kadar? Dün kirayı ödemem lazımdı, anlıyor musun, fakat para ne gezer cep delik! Asmaya götürseler meteliğim yok!”

Genç Boris, tek bir söz söylemeden odadan çıktı; dışarıda kapının önünde ev sahibesi ve evi beraberce kiraladığı arkadaşlarıyla fısıldayarak bir şeyler konuştu. Üç dakika geçmeden geri döndü, sessizce bir on rublelik banknotu babasının eline verdi; ihtiyar adam paraya bakmaya lüzum dahi hissetmeden cebine soktu ve:

“Mersi!..” dedi. “E, hadi anlat bakalım işlerin nasıl gidiyor? Birbirimizi görmeyeli epey oldu.”
“Evet, epey oluyor. Ta Paskalya’dan beri…” “Seni gelip görmeye en aşağı on defa karar verdim oğlum; ama sonra neden bilmem bir türlü vakit bulamadım. Beklenmedik bin türlü iş çıkıyor insanın başına. Hadi şunu da yapayım, hadi bunu da halledeyim derken bir türlü fırsat bulamadım. Bu duruma da ne kadar üzüldüğümü bir bilsen!.. Ama bak, yine başladım yalan söylemeye. Söylediklerimin hepsi yalan. Sakın bana inanma oğlum Borenka. On rubleyi salı günü ödeyeceğimi söylemiştim ya, o da yalandı; inanma! Bir tek lafıma dahi inanma benim! Yapılacak hiçbir şeyim yok. Benimkisi düpedüz tembellik, ayyaşlık… Ve herkese bu yırtık pırtık elbiselerin içinde gözükmekten de utanç duyuyorum. Kusuruma bakma, Borenka. Geçen hafta içinde tam üç defa benim kızı para istemek için sana yolladım; acındırıcı, merhamet dilenen mektuplar gönderdim. Fakat gönderdiğim haberlerin, yazdığım şeylerin hepsi, hepsi yalandı. İnan ki, seni böyle yolmakla da utancımdan yerin dibine geçiyorum, benim melek oğlum. Biliyorum ki sen de iki yakanı bir araya getirmek için didinip duruyorsun -keçiboynuzu yiyerek yaşıyorsun- fakat ben, kusuru bini aşmış küstahın biriyim! Saymakla bitecek gibi değil yaptığım aşağılık hareketler! Benim gibi adi rezili, bir çadıra sokup teşhir etsen para kazanırsın! Böyle konuştuğum için de  kusura bakma Borenka. Bütün bunları söylerken son derece samimiyim. Senin melek yüzüne bakıp da duygulanmamak elimde değil.”

Kısa bir sessizlik kapladı ortalığı. Sonra ihtiyar adam derinden bir iç çekti ve:
“Bana bir şişe bira ısmarlar mısın, eğer zahmet olmazsa?”

Oğlu hiçbir şey söylemeden dışarı çıktı, yine kapının önünde fısıltılı bir şeyler konuştu. Çok geçmeden de elinde bir şişe birayla içeri girdi. İhtiyar adam daha şişeyi görür görmez aniden canlanıverdi. Sesinin tonu da iyice değişmişti:

“Geçenlerde at yarışlarına gittim.” diye başladı. Gözlerinde sinsi ve hilekâr bir bakış vardı. “Üç kişiydik. Her birimiz, Friski adlı bir atın üzerine birer ruble koyduk. Tanrı Friski’den razı olsun! Adam başına otuz iki ruble kazandık! Biliyor musun oğlum, at yarışı oynamadan yapamıyorum. Bir bakıma at yarışı asil adamların sporu sayılır. Benim cadı karı her gidişimde arkamdan sövüp sayar, bin türlü bela okur ama onu sayan kim! Ben yine bildiğimi okurum. Kazansam da, kaybetsem de seviyorum şu zıkkımı! Daha ötesi var mı?”

Boris -sarı saçlı, melankolik bakışlı, solgun, durgun yüzlü genç delikanlı- odada bir aşağı bir yukarı gidip geliyor, babasını derin bir sessizlik içinde dinliyordu. Babası boğazını temizlemek için susunca da ondan yana döndü ve:

“Geçen gün kendime bir çift yeni çizme almıştım. Fakat ayağımı müthiş sıkıyorlar. Şayet ayağına olursa almak ister misin? Sana, aldığımdan daha ucuza veririm.”
İhtiyar adam başını salladı ve:

“Nasıl istersen.” dedi. Yüzüne ciddi bir ifade vererek de ilave etti:

“Ama bir şartla: Aynı fiyatla alırım. Iskonto falan kabul etmem.”

“Pekâlâ, istersen veresiye de alabilirsin.”

Oğlu karyolanın altına sürünerek girdi. Çizmeleri buldu, çıkardı. Babası bitpazarından alındığı belli olan hantal çizmeleri çıkardı ve yenileri ayağına geçirdi.

“Tam bana göre.” dedi. “İyi öyleyse, salı gününe kadar bekle, emekli maaşımı alır almaz parasını gönderirim… Ama bak, işte yine yalan söylüyorum.” Son cümlesini söylerken de sesi ağlamaklı tonunu aldı. “Yarışlara ait anlattığım hikâye de yalandı. Emekli maaşı da… Ve biliyor musun Borenka; sen de beni kandırıyorsun! Bana karşı nasıl cömert davrandığının farkındayım. Senin ruhunu okuyorum! Aslında çizmeler hiç de ayağını sıkmıyordu. Çizmeler çok dar değil, senin kalbin çok geniş! Ah Borya, Borya! Bütün bunların farkındayım ve senin yaptıklarını da ta kalbimde hissediyorum!”

Oğlu konuyu değiştirmek çabası içinde babasının sözünü kesti:

“Yeni evinize taşındınız mı?”

“Evet oğlum, taşındık. Her ay yeni bir eve taşınıyoruz. Benim ihtiyar cadının dilinden bir yerde bir aydan fazla barınamıyoruz ki!”

“Geçenlerde eski kaldığınız yere gittim. Benimle beraber burada kalman için teklifte bulunacaktım. Sıhhatin bakımından faydalı olur diye düşünmüştüm. Havadar bir yerdir burası, biraz kendine gelirsin.”

Babası olmaz manasında elini sallayarak:

“Hayır!” dedi. “Moruk razı olmaz. Zaten benim de gönlüm yok. Beni çukurdan kurtarmak için en aşağı yüz defa uğraştın şimdiye kadar. Ben de gayret etmedim değil ama lanet olsun bir türlü olmadı gitti! Unut gitsin bu işi. Boşuna uğraşma. Zararı yok çukurda gebereyim! Şu anda böyle senin melek yüzünü seyrederken bile, acayip bir kuvvet beni kendi çukuruma doğru çekiyor. Alın yazım bu herhâlde. Bok böceğini zorla gül bahçesine kişelemekte ne fayda var? Hiç… Her neyse, yavaş yavaş yola düşsem fena olmayacak. Hava da kararıyor.”
“Bir dakika bekle, ben de seninle beraber geliyorum. Zaten şehre inmem lazımdı.”
Baba oğul paltolarını giydiler ve dışarı çıktılar. Bir araba tutup yola koyulduklarında her taraf iyice kararmıştı. Arabanın içinde giderken, evlerin pencerelerinden sızan ışıkları seyrediyorlardı.

“Yine seni dolandırıp paranı aldım, Borenka!” diye mırıldandı ihtiyar baba. “Ah, benim zavallı çocuklarım! Böyle benim gibi bir babaya sahip olmak sizler için son derece ıstırap verici olmalı! Borenka, meleğim; senin yüzüne bakınca, masum gözlerini görünce yalan söyleyemiyorum. Ne olur kusuruma bakma oğlum.. Bu hayâsızlığımın sonu nereye varacak? Ya-rabbim! Oh, Tanrı’m! Şu hâlime bak! Geldim, göz göre göre, utanmadan, öz oğlumu dolandırdım. Onu sarhoşluğumla utandırdım. Diğer kardeşlerini de aynı hayâsızlıkla dolandırıyorum Borenka! Onları da rezil, perişan ediyorum. Hepinizin yüz karasıyım ben! Hele sen beni dün görseydin! Senden saklayacak değilim Borenka, anlatayım da dinle: Dün birkaç komşu bizim cadı karıya misafirliğe geldiler -mahallenin cadalozları, ayak takımı hepsi- Ben de onlarla beraber kafayı çektim. İyice sarhoş olunca da başladım bir dinsiz gibi küfür etmeye, siz evlatlarıma belalar okumaya… Sanki sizler beni terk etmişsiniz gibi sızlanmaya, benim bu hâlime sebep hep sizlermişsiniz gibi de şikâyetlenmeye, mızmızlanmaya… Sırf sarhoş orospuları kendime acındırmak için “zavallı baba” rolü oynadım. Hem bu ilk oynayışım da değil ha! Ne zaman iğrenç günahlarımı saklamak istesem, bütün suçu sizlerin, siz çocuklarımın üstüne atıyor, sizlere verip veriştiriyor, kendimi temize çıkarmaya çalışıyorum. Böyle yüz yüze de geldik mi, işte görüyorsun, sana yalan söyleyemiyorum. Her şeyi itiraf ediyorum, gerçekleri bir türlü senden saklayamıyorum. Hâlbuki sana gelirken, yolda kendimi nasıl cesur, kabadayı hissediyordum. Senin yumuşaklığını, şefkatini görür görmez de sanki dilim tutuldu, vicdanım altüst oldu.
“Şimdilik bu kadar kâfi, Baba. Hadi bunları bırakalım da başka şeylerden konuşalım.”
“Oh, Tanrım! Şu çocuklarıma bak benim!” diyerek baba, oğluna aldırmadan sözlerine devam etti:

“Tanrının bana hediye ettiği nimete bak! Bu evlatlar benim gibi işe yaramaz bir babaya layık değiller! Onlar asil ruhlu, hakiki bir adamın çocukları olmalıydılar. Ben layık değilim onlara!”
İhtiyar adam, önü düğmeli küçük şapkasını başından çıkarttı, iki elini açarak üst üste dualar etmeye başladı:

“Tanrı’m sana şükürler olsun! Bana eşi bulunmaz çocuklar ihsan ettiğin için sana şükürler olsun! Üç oğlum var, üçü de pırlanta. Akıllı, azimli, iş adamı kafalı!”

Lafının burasında arabacıya dönerek bağırdı:

“Hey, arabacı, işitiyor musun! Yalnız Grigory’nin aklı on kişininkine bedel. Fransızca desen bilir,

Almanca desen bilir ve senin bildiğin avukatları da cebinden çıkaracak şekilde konuşmasını bilir. O bir konuşmaya başladı mı ya; ağzın açık kalakalırsın… Ah benim çocuklarım, benim çocuklarım! Benim olduğunuza inanamıyorum! Sen, hele sen yok musun Borenka; sen bir evliyasın. Fakat bu gidişle ben seni mahvedeceğim. Bana verdiğin paraları rezilcesine harcadığımı bildiğin hâlde hiçbir zaman da beni boş çevirmiyorsun. Hatırlıyor musun, geçenlerde sana son derece acındırıcı bir mektup yollamıştım, hasta olduğumdan bahsetmiştim. Fakat sakın inanmayasın, yalandı. Hasta falan değildim. Para istememin asıl sebebi neydi biliyor musun? Rom alıp kafayı çekecektim, param yoktu! Beni incitmekten korktuğun için de ne zaman para istesem tereddütsüz veriyorsun. Bütün bunları biliyorum. Hissediyorum. Grişa da tıpkı senin gibi; insan değil bir melek. Geçen perşembe günü onun dairesine gittim; sarhoş, pis, yırtık pırtık paçavraların içinde, ağzım leş gibi votka kokarak doğru odasına girdim. Zavallı yavrum, filinta gibi boyuyla ayağa kalkıp beni karşıladı. Selam sabah demeden açtım pis ağzımı, meslektaşları, patronu ve birkaç müvekkili önünde, hayatı boyunca unutmayacağı şekilde hakaret edip, yerin dibine geçirdim. Fakat o, sanki hiç sıkılganlık duymamış gibi, sadece bir parça sararmış, gülümsedi ve yanıma geldi; sanki hiçbir şey olmamış gibi… Bir de üstelik beni ‘Babam’ diyerek arkadaşlarına takdim etmez mi! Bütün bunlar yetmiyormuş gibi de beni eve kadar getirdi ve bir tek sitemli laf dahi etmedi ve onu, seni dolandırdığımdan bin kat daha feci şekilde dolandırdım, parasını aldım… İstersen öbür kardeşini, Saşa’yı ele alalım: Evladım o da bir evliya. Yüksek sosyeteden bir albayın kızıyla evlendiğini biliyorsun. Gelinin getirdiği çeyizin kıymetini de duymuşsundur… Artık bütün bunlardan sonra beni tamamen unutacağını zannederdin değil mi? Oh, hayır! Daha evlendiğinin ertesi günü, genç karısıyla beraber ilk ziyareti kime yapsa beğenirsin? Bana, evet bana, hem de kaldığım o pis eve, Tanrı şahidimdir.”

İhtiyar adam evvela ağlar gibi oldu, fakat hemen bunu gülmeye çevirdi.

“Bize geldikleri zaman, sanki inadınaymış gibi, yemeğe yeni oturmuştuk. Sofrada balık kızartması, turp ve kvass  vardı. Bütün odayı öyle pis bir koku doldurmuştu ki; şeytanın bile midesini altüst etmeğe kâfiydi. Ben yere yayılmıştım -her zamanki gibi sarhoş- ve benim cadı karı, içtiği içkinin tesiriyle pancar gibi kıpkırmızı kesilmiş yüzüyle ayağa kalktı, misafirleri âdeta kovarcasına karşıladı… Her bakımdan utanılacak bir vaziyet kısacası. Fakat Şaşa hiçbir şey yokmuş gibi hareket etti.”

“Evet, bizim Şaşa iyi çocuktur, anlayışlıdır.” diye Boris lafa karıştı.

“Şahane bir çocuk! Aslında hepiniz altın gibi çocuklarsınız: Sen, Grişa, Şaşa ve kızım Sonya. Ben ise veba mikrobu gibi başınıza kesilmiş bir belayım. Size işkence ederim, yüzünüzü her yerde kara ederim, utandırırım, paranızı soyarım ve bütün bunlara karşılık da bir gün olsun birinizden bir tek acı söz işitmiş, öfkeli bakış görmüş değilim. Eğer namuslu bir baba olsaydım neyse; canım yanmazdı ama bu hâlime tüh! Benden zarardan başka bir şey görmediniz evlatlarım. Ben kötü, bozulmuş, kokmuş bir adamım… Şimdi Tanrı ya şükür sizleri boynuzlayacak kuvvetim kalmadı. Artık ruh falan da kalmadı bende. Fakat eskiden, sizler daha küçükken, bende bir kuvvet, bir karakter vardı. Her söylediğimin, her yaptığımın doğru olduğuna dair bir inanç vardı içimde. Bazı akşamlar kulüpten sarhoş ve melanet dolu bir kafayla eve gelir ve zavallı, rahmetli annenize açardım pis ağzımı, başlardım bas bas bağırmaya. Çok fazla para harcıyor diye dünyayı başına yıkardım. Bütün gece etmediğim hakaret kalmazdı zavallı kadına. Ama her şeye rağmen haklı olduğuma da inanırdım. Sabah olur, sizler kalkıp okula giderdiniz, ben ise hâlâ rahmetlinin başının etini yemeye devam ederdim. Aklımca ona ne biçim erkek olduğumu ispat ederdim böyle yapmakla. Bir tek Tanrı bilir o zavallı kadına nasıl işkence yaptığımı! Akşam olur, sizler okuldan dönerdiniz, ben ise sızmış bir kenarda uyuklardım. Korkunuzdan ben kalkmadan akşam yemeğini yiyemezdiniz. Sofra kurulur ve yemekle beraber ben yine açardım pis ağzımı… Hatırlıyorsundur hep bunları… Öyle bir babayı Tanrı düşmanımın başına vermesin. Kim bilir, belki de Tanrı benim gibi bir belayı sizin başınıza, sırf sizi sınamak için gönderdi. Evet, evet; sizi denemek, sabrınızı ölçmek için yolladı. Ha gayret evlatlarım, dişinizi biraz daha sıkın; sonuna yaklaşıyorsunuz! Kutsal kitabın dediği gibi; babanıza hürmet ediniz ki, sizlerin de ömrü uzun olsun. Tanrı yaptığınız hizmetleri karşılıksız koymayacaktır. Hey arabacı dur!”

İhtiyar adam bir çırpıda arabadan aşağı atladı ve önünde durdukları meyhaneye daldı. Yarım saat sonra bulut gibi sarhoş, “hık”layarak meyhaneden çıktı, sağa sola yalpa vurarak arabaya doğru ilerledi, tırmandı ve oğlunun yanma çöktü.

“Sonya nerelerde? diye sordu. “Hâlâ yatılı okulda mı?”

“Hayır, geçen mayısta okulu bitirdi. Şimdilik Saşa’nın kaynanasıyla beraber kalıyor.”

“Oooo!” diyerek şaşkınlığını ifade etti ihtiyar adam. “Aslında hayret etmeye de lüzum yok. Sonya mükemmel bir kız. Hem de çok zeki. Görüyorum ki ahilerinin yolunu takip ediyor. Ah Borenka’cığım bir düşün… Zavallı kızım anasız büyüdü… Kendisini teselli edecek bir yakını olmadan yetişti… Şey, Borenka, sana bir şey soracağım… O… O benim böyle sefil bir hayat yaşadığımı biliyor mu? Ha?”

Boris cevap vermedi. Derin bir sessizlik içinde beş dakika geçti. İhtiyar adam ağlar gibi oldu. Cebinden mendil yerine kullandığı çaput parçasını çıkarıp yüzünü sildi ve:

“Onu ne kadar sevdiğimi biliyorsun Borenka. O benim biricik kızım. Ve bir insanın ihtiyarlığında kızından daha kıymetli bir şeyi olamaz. Onu görmeyi çok istiyorum. Çok göresim geldi onu. Mümkün mü onu görebilmem Borenka?”

“Tabii mümkün, ne zaman istersen!”

“Sahi mi söylüyorsun? Hem o razı olur mu?”

“Elbette razı olur. Aslına bakarsan epey zamandır o seni bulmak için uğraşıp duruyor. Seni görmeyi çok istiyor.”

“Aman Yarabbi! Şu çocuklarıma bakın benim! Hey arabacı işitiyor musun? Borenka, sevgili oğlum, bu işi, yani görüşme işini ayarlayabilir misin? Fakat şunu aklından çıkarma ki; o şimdi genç, narin bir hanımefendi, delicatese1, consomme2  bir çiçek kadar taze, nazik ve ben onun önüne bu perişan hâlimle, bu yüz karası görünüşümle çıkmak istemiyorum. Dinle bak ne yaparız Borenka: Bu işi çok titiz bir taktikle ele almamız lazım, ilk iş, içkiden üç günlüğüne elimi ayağımı çekerim. Böylece şu pis, ayyaş vücudumu bir şekle sokmuş olurum.

Ondan sonrası da sana ait. Gelirim senin evine; senin en iyi elbiselerinden birini geçiririm sırtıma. Şöyle esaslı bir saç sakal tıraşı da olmayı unutmam tabi. Ondan sonra da sen gider onu senin eve getirirsin. Nasıl tamam mı?”

“Şahane bir plan baba!”

“Hey, arabacı, dur!”

İhtiyar adam arabadan yine bir çırpıda sıçradı, önünde durdukları meyhaneye daldı.
Eve varıncaya kadar o böyle, daha iki sefer arabacıyı durdurup en yakın meyhaneye daldı ve kafayı çekti. Her seferinde de oğlu, arabanın içinde sessiz ve sabırla babasını bekledi.
Arabadan beraberce inip pis bir yolu takip ederek “ihtiyar cadı”nın evine doğru yollandıklarında, ihtiyar babanın sarhoş yüzünde, ne yapacağını tamamıyla şaşırmış, suçlu bir ifade belirmişti. Bir şeyden korkmaya başlamış gibi sinirli sinirli öksürerek boğazını temizlemeye, kuruyan dudaklarını da sık sık yalamaya başlamıştı.
Karşısındakinden şefkat bekleyen bir tonla:

“Borenka” diye söze başladı. “Şayet benim ihtiyar cadı sana tatsız şeyler söylemeye kalkışırsa sakın aldırma emi. Onun sözlerine pek önem verme ve… Ve elinden geldiği kadar, anlıyorsun ya, nazik olmaya çalış. Gerçi cahil, inatçı bir kadındır, ama… Yine de iyi bir insandır. Öyle göründüğüne bakma. Sıcak ve sevgi dolu bir kalbi vardır onun.”
Uzun, dar yolun sonuna geldikleri zaman Boris kendisini karanlık bir holün içinde buldu. Kapı menteşeleri gıcırdayarak açıldı, içerden gelen yemek kokusu, semaverin dumanı suratlarına çarptı. Çatlak kadın sesleri kulaklarını tırmaladı. Odaya mutfaktan geçiliyordu. Odaya girinceye kadar Boris, kalın duman tabakasından, bir ipe serilmiş çamaşırlardan ve bacasından altın tanecikleri gibi kıvılcımlar sıçrayan semaverden başka bir şey görmedi.
İhtiyar adam:

“İşte, burası benim hücrem!” diye konuştu ve aynı zamanda başını eğerek alçak tavanlı odaya girdi. Oda mutfağa bitişik olduğu için boğucu bir dumanla doluydu.
Üç kadın bir masanın başına oturmuş, bir şeyler atıştırıyordu. Fakat içeriye bir misafir geldiğini görünce, evvela birbirlerinin yüzüne baktılar, sonra yemeğe ara verdiler.
İhtiyar cadı olduğu anlaşılan kadın kaba bir sesle sordu:

“Aldın mı bari?”

İhtiyar adam:

“Aldım, aldım.” diye mırıldandı. Oğluna döndü ve:

“Hadi Boris, gel şöyle otur! Şaşkın şaşkın bakma! Bizler basit insanlarız delikanlı… Bizim yaşayışımız da basittir.”

Ve başladı sebepsiz yere telaşlı telaşlı ortalıkta dönmeye. Oğlunu bu şartlar altında misafir etmekten müthiş utanç duyduğu besbelliydi. Fakat aynı zamanda, kadınların önünde eski çalımından hiçbir şey kaybetmeden hareket etmek, her zamanki talihsiz, oğulları tarafından terk edilmiş zavallı baba rolünü oynamak azminde olduğu da aşikârdı.

“Evet, arkadaşım… delikanlı… ne yapalım beyefendi, işte bizler böyle fakir insanlarız, öyle tantanalı bir hayatımız yok, bizimkisi basit bir hayat… Maalesef sizler gibi değiliz ve sizler gibi kaliteli insanlar olduğumuzu göstermek için de boşu boşuna çabalayacak değiliz. Evet, delikanlı, işte biz böyle gördüğün gibi basit insanlarız… Evet, beyefendi! Hadi, hep beraber votka içelim!”

Kadınlardan biri -yabancı karşısında içmekten utananı- sıkılgan sıkılgan:
“Bir duble alayım, o da mantar yemeği yediğim için, yoksa… Bildiğiniz gibi mantar insana bir susuzluk veriyor, içinden gelmediği hâlde insan içmek istiyor.” dedi ve ihtiyar adama dönerek:

“Ivan Gerasimych; beyefendiye sorun belki bir kadeh almak lütfunda bulunurlar!” Kadın son cümlesini, kelimelerin üzerine basa basa, âdeta heceleyerek söylemişti.
İhtiyar baba, oğlunun yüzüne bakmadan:

“Bir bardak da sen iç delikanlı!” dedi. “Size ikram edecek iyi şarabımız, likörümüz maalesef yok! Malum, bizler basit insanlarız arkadaşım!”
Cadı burun kıvırarak:

“Pek bizim yaşayış şeklimizden hoşlanmışa benzemiyor.” diye laf attı.
İhtiyar baba:

“Boşver, boşver, aldırma; bir bardak votkamızı içer.” dedi ve bardağı oğluna uzattı.
Babasını gücendirmek istemeyen Boris, bardağı aldı, ses çıkarmadan içti. Biraz sonra semaveri içeri getirdiler. Mide bulandırıcı çaydan da iki bardağı zorla, aynı sessizlik içinde içti. Sırf babasının kalbi kırılmasın diye, yüzünde mahzun bir ifadeyle, cadının üstü kapalı bir şekilde yaptığı hakaretleri, babalarını dünyada yardımsız ve sahipsiz bırakmış zalim ve kalpsiz evlatların eninde sonunda nasıl sürüm sürüm sürüneceklerini büyük bir sabırla dinledi.

O sırada babası da her zamanki sarhoşluğunun en son derecesine gelmiş, yerinden fırladı ve başladı haykıra haykıra konuşmaya:

“Şu anda senin neler düşündüğünü pekâlâ biliyorum ben! Sen zannediyorsun ki ben şerefimi tamamen kaybetmiş alçağın biriyim! Bataklığa saplanmış, perişan bir budalayım! Acıyorsun bana değil mi? Fakat şunu kafana iyice yerleştir delikanlı: Şu gördüğün basit, fakir hayat senin hayatından çok daha normaldir. Benim hiç kimseye ihtiyacım yok, anlıyor musun? Hiç kimseye! Ve… Ve kendimi alçaltmaya da hiç niyetim yok! Kimseden merhamet istemiyorum. Bir köpek yavrusunun bana acıyarak bakmasına da tahammülüm yok!”

İhtiyar adam çayını içtikten sonra yemeğini yemek üzere sofraya oturdu. Tabağında duran balığın kılçıklarını temizledi, üzerine halka halka kestiği soğanları dizdi, limon sıktı. Bütün bunları yaparken o kadar iştahlıydı ki; zevkten neredeyse gözleri buğulanmıştı. Ve yine başladı at yarışlarından bahsetmeye. Geçenlerde epey para kazanmış da… On altı ruble verip bir Panama şapka almış da… Bir taraftan balığı yiyip bir taraftan votka içerken bir taraftan da her zamanki üslubuyla yalanlar uyduruyor, hiç olmamış şeyleri gerçekten olmuş gibi heyecanlı heyecanlı anlatıyordu. Böyle tam bir saat geçti. Oğlu ağzını açmadan, oturduğu yerde babasını dinlemişti. Sonunda gitmesi gerektiğini söyleyerek ayağa kalktı.
Babası ise mağrur ve umursamaz bir edayla:

“Gitmenize mâni olmaya kalkışacak değilim.” dedi. Kıllı yanağını alayımsı bir şekilde ovuşturarak:

“Sizi daha iyi ağırlayamadığımız için de kusurumuza bakmayın delikanlı.” dedi ve kadınlara şeytani bir ifadeyle göz kırptı. Oğlunu kapının önüne kadar yolcu etti ve:    ‘
“Güle güle, delikanlı! Attendez!” dedi.

Fakat o anda, orada, karanlıkta, aniden başını oğlunun omzuna dayadı ve başladı ağlamaya. Hıçkırıklar arasında:

“Sonyuşka’yı çok göresim geldi.” diye fısıldıyordu. “Ne olur Borenka, meleğim, bu işi hallet. Söz veriyorum, tıraş olacağım, senin temiz elbiselerinden birini giyeceğim, mümkün olduğu kadar da ayık gözükmeye çalışacağım. Ve çok da konuşmayacağım. Yemin ediyorum, söz veriyorum Borenka! Bir tek kötü söz çıkmayacak ağzımdan. Ne olur, bu iyiliği bana yap oğlum.”

Korkarak, aralık bıraktığı oda kapısına doğru başını çevirdi, içerden kadınların sesi geliyordu. Hıçkırıklarını bastırmaya çalışarak, yüksek sesle oğluna son bir defa daha seslendi:

“Güle güle delikanlı! Attendez!”

1. Delicatese: Nazik, narin, hassas, kibar.
2. Consomme: Tam, mükemmel.
3.Attendez: Bir daha görüşmek üzere, güle güle. Tekrar görüşmek ümidiyle, şimdilik Allaha ısmarladık. Boris: Borenka, Grigory: Grişa, Sonya: Sonyuska.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir