Atkı ve Yol

Umutsuzdu, yorgundu. Çaresiz kırmızı ışıkta duran arabalara yaklaştı. Spor küçük bir arabanın yan camına… Yaşlı bedeni kesinlikle bitkin görünüyordu, kaç kilometre yürümüştü? Damarlı, yaşlı ellerinden biri ağzı sıkıca bağlanmış siyah küçük bir çöp torbasını kavramış, diğeriyle binebilir miyim manasında işaretler yapmaya çalışıyordu.  Bu kaçıncı arabaydı, bu kaçıncı denemeydi?  Ürkekti, yüreği hırpalanmıştı.

Alçak arabanın içinde yumuşak bakışlı bir delikanlı ona bakıyordu.  ‘Buyrun’ der gibi bir işaret yaptı ve yan koltuktaki evrak ve telefonu toparlamaya başladı.  Yaşlı adam inanamadı.  Çekinerek arabanın kapısında tek eliyle gideceği yönü işaret etmeye çalışıyordu halen daha.  Delikanlı pencereyi açtı ve yaşlı adam sordu:

–         İlerde bizim köy var, oraya gitmem gerekiyor, yolda kaldım.  Beni götürebilir misiniz sapağa kadar?

Yan koltuğu boşaltmış delikanlı, adamın bu denli çekingen olmasından ve pencereyi açıp konuşana dek bir hayli süre geçmiş olmasına rağmen muhtemelen emrivaki yapmamak için kapıyı açmamış olmasından etkilenerek:

–         Tabii, buyurun.

Yorgunluğu yüzünden okunan yaşlı adam kapıyı açtı ve yan koltuğa oturdu.  Elindeki siyah poşeti de bacaklarının arasına koydu.  Memnuniyeti ve minnettarlığı yüzünden okunuyordu.

–         Çok teşekkür ederim.  Şurada ilerde bizim köyün sapağı.

Düzgün ve anlaşılır konuşuyordu.  Tarlada çalışan bir köylü görünümü yoktu.  Eski bir pantolon, düzgün görünen bir gömlek, bir yelek ve boynunda bir atkı… Arabada, gençliğinde dinlediği tarzda bir müzik çalmaktaydı.  Müziğin sesi ne yüksek ne de alçaktı.  Delikanlı sessizdi.  Yeşil ışık yanınca hareket etmelerinin ardından beş dakika kadar geçmesine rağmen ses yok.  Düşünceli görünüyordu, belki biraz üzgün.  Arabayı oldukça süratli kullanıyordu, ancak yüzü olabildiğine sakindi.

–         Ne zamandır yoldayım bilmiyorum.

dedi yaşlı adam ve anlatmaya başladı.

–         Kimse almıyor arabasına, çok yürüdüm.  Anlıyorum onları da anlıyorum.  Korkuyorlar, başlarına bir şey gelir, arabaları çalınır diye. Ama siz aldınız, sağ olun. Korkmakta haklılar aslında, iyilikten maraz doğar derler de, neden el kol hareketi yapıyorlar, anlamıyorum.  Belki kırk tane arabaya yanaştım.  Kabul etmesin, tamam.  Ama neden ters hareket yapıyorlar?

Adam eliyle ‘Çek git’ anlamında hareketler yaparak maruz kaldığı muameleyi izah etmeye çalışıyordu.  Adamın gözleri dolmuştu.

–         Ben dilenci değilim ki.  Sadece yolda kaldım.  Neden hakaret ediyorlar?

Adamın gözleri dolmuştu.  Neredeyse ağlayacaktı. Delikanlı sessizliğini bozdu:

–         Herkesin ailesinden aldığı bir terbiye var. Sizi bilip de mi yaptılar o hareketleri sanki? Onlar da böyle sergiliyorlar aldıkları aile terbiyesini. Siz sıkmayın canınızı.

–         Görgüsüzü de çok bizim memlekette.  Çoğu sonradan görme.  Alpullu köyü bizim köy.  Köyde okulun tam karşısında bizim pastanemiz var.  Yıllardır işletiriz orayı.  Bir gün yolunuz düşerse mutlaka beklerim.

–         İnşallah

–         Çok gördük biz.  Görgüsüzlük bizim köydekilerde de burada da gırla… Sonradan görme bunlar, sinmemiş içlerine daha mal varlıkları.

Sanki delikanlı da düzenli olarak kendisine dönüyor ve göz göze geliyorlardı.  Yaşlı adamın yaşını göstermeyen parlak gözleri vardı.  Siyah gözlerinde göz bebekleri seçilemiyordu.  Delikanlının yüzü pırıl pırıldı.  İhtiyarın anlattıklarına mimikleri ile katılıyor ve ilgiyle dinliyordu.  Konuşmaya başlar başlamaz müziğin sesini kısmıştı.  Yaşlı adam delikanlının olumlu hisler uyandıran suratına bakarak anlatmaya devam etti.

–         Hanımım hasta benim.

Eli boynundaki bordo atkıya dokundu.  Bir süre yola ve hızla gözden kaybolan tarlalara gözü daldı.

–         Bu sabahtı.  Hastanenin servisiyle gittik hastaneye.  Hemşire ‘İndirmeyin araçtan, bir saat sonra sizi alacağız’ dedi.  Bekledik.  Biraz sonra başka bir hemşire geldi.  ‘ Neden bekliyorsunuz, buyurun alalım sizi’ dedi.  Az önceki hemşireden bahsetmeye çalıştım ama müsaitlermiş.  Diyalize girmesi gerekiyor hanımımın düzenli olarak, böbreklerinden rahatsız.

–         Geçmiş olsun.

–         Sağ olun.  İndiriyorduk araçtan, torbamı orda yere koydum.  İçinde hastane evrakı, bizim dükkan evrakı, tapu falan, hanımımın temiz çamaşırları… İçeri götürdük.  Çok kısa süre… Bir geldim almışlar bizim torbayı.  Tüm paramız içindeydi.  Hastanede, o pozisyonda, yapılır mı bu?

Delikanlı:

–         Gören duyan olmamış mı hiç? Oradaki yetkililere falan sordunuz mu?

Yaşlı adam:

–         Yok, sordum ama kimseler görmemiş, kimseler duymamış. Sanarsın ki yer yarıldı da içine girdiler küçücük hastanede.

–         Belki çalanlar da mecbur kaldılar, belki onların da acil paraya ihtiyacı vardı.

–         Ne olurdu sanki isteseler? İnan ki isteseler verirdim.  Gerçekten verirdim.  Kimlere kimlere yardım etmedim ki ben, hayatım boyunca, sürekli.

Delikanlı:

–         Tabii ki koşullar ne kadar ağır olursa olsun hırsızlığı haklı kılmaz.  Keşke isteselerdi.  Ne kadar para vardı torbada?

–         380 milyon.

Yaşlı adam hiddetliydi.

–         Veya çaldın.  Bari bir yol parası bırak içinde, kenara bir yere at torbamı.  Onca evrakı nasıl toplayacağım ben? Ne kadar vakit alacak?

–         Off… Evet bu fena olmuş.  Bürokraside evrak peşinde koşmak bir ölüm.

–         Değil mi ya.. Yapılır mı bu? O pozisyonda, hastane orası.

–         Her şeyin bir nedeni vardır.  Bunda da vardır bir hayır.  Gönlünüzü ferah tutun.

–         İnsanlar çok değişti.  İnsanlık çok değişti. Korkuyla, birbirine zarar vererek, nereye gidiyor bu toplum.  Zor durumdaysan iste be adam, neden alırsın benim torbamı.  Vallahi verirdim.

Yaşlı adam onay arar gözlerle delikanlının suratına baktı.  Hastanede hastası olan birinin eşyasını çalmak nasıl bir insanlıktı?  Delikanlının suratı üzgün ve onaylar tavırdaydı.  Döndü ve tekrar göz göze geldiler.  Delikanlının siyah parlak gözleri adamın kalbine ‘Sizi anlıyorum’ diye fısıldıyordu.  Yaşlı adam sevmişti bu genç yol arkadaşını.  İçi kan ağlarken nasıl da karşısına çıkıvermişti!

Köyün sapağına yaklaşıyorlardı.

–         Az ilerde bizim köyün sapağı.

–         Ne kadar mesafe bu sapaktan köy?

–         90 kilometre kadar…

Delikanlı bir süre düşündü ve devam etti.

–         Nasıl gideceksiniz onca yolu?

–         Bizim köye giden dolmuşlar var.  Onlardan birisini yolda yakalamayı ümit ediyorum.

–         Yanınızda hiç paranız yok mu?

–         Yok.  Beş kuruşsuz, dımdızlak kaldım.

Sapağa gelmişlerdi ve yaşlı adamın işareti ile araba sağa yanaştı.  Delikanlı öne eğilip ayağının yanında duran çantasından cüzdanını çıkarttı.  Cüzdanı açtı ve içinden bir adet yirmi lira alıp yaşlı adamın eline tutuşturdu.

–         Lütfen kabul edin.

Yaşlı adam şaşırdı.  Sevindi.  Ne yapacağını bilemedi.  Gökten bir şey istese, bundan daha net ihtiyaç duyduğu bir şey yoktu.  Sonra elindeki parayla öylece kalakaldı.

–         Nasıl geri ödeyeceğim bunu size ben?

Delikanlı gülümsedi.  Kim bilir aklından neler geçiyordu.

–         Dua edin yeter.

Yaşlı adamın gözlerinden yaşlar boşaldı.  Parlak gözleri iyice parladı.  Delikanlının gözlerine bakıp minnetini nasıl ifade edeceğini bilemiyordu.  Sarılmak istedi, öpmek istedi.  Sadece ona uzanan eli sıkabildi.  Hüngür hüngür ağlayarak:

–         Nasıl iş bu ya… Sen de insansın, onlar da insan.

Delikanlı:

–         Hepimiz insanız.  Umarım eşiniz sağlığına en kısa sürede kavuşur.

Yaşlı adam:

–         Senin yaptığına bak, onların yaptığına bak.  (Kafasını diğer tarafa çevirip ağlamayı sürdürdü.)  Ben de insanım.  Bana yaptıklarına bak.  Hanımım orda çıplak yatıyor, ben yolda bir vasıta bulamadım.  Çok teşekkür ederim, gerçekten çok teşekkür ederim.   Allah razı olsun ve yolun açık olsun.

Adam delikanlının elini sıkı sıkı tuttu.  Delikanlı adamın omzuna dokundu, sırtını sıvazladı.  İçinden delikanlıya bir şey vermek geçti.  Üzerinde kendinden başka bir şey yoktu ki, torbasında da hanımının kirli çamaşırları.  Yaşlı adamın eli boynundaki bordo atkıya gitti.  Ne kadar yumuşak bir kumaştı, ne güzeldi dokunması.  Rengi ne hoş bir bordoydu ve daha ilk günkü kokusu nasıl da burnuna geliyordu her içine çekişinde.  Bu delikanlının yaşlarındayken hanımı ile tanıştıklarında, o hediye etmişti bu atkıyı.  Atkı o zaman bu zamandır hep boynundaydı.  Eşi o atkıyı küçük bir çocukken yolda bulmuş ve sevdiği adama vermek üzere yıllarca saklamıştı.  Bu kadar iyi yürekli birine dahi veremezdi bordo atkısını.  O atkı, yaşlı adamın ayrılmaz bir parçasıydı.  İçinden geçti, istedi ama yapamayacağını anladı.

Delikanlının da gözleri dolmuştu.  Karşısında ağlayan bu oldukça yaşlı adam karnına bir bıçak gibi saplanmıştı.  Midesi alt üst olmuştu ve kesinlikle adamın düştüğü duruma inanamıyordu.

Yaşlı adam son kez karşısındaki parlak gence baktı.  Boynunda aynı bordo atkıdan vardı.  Bunu daha önce nasıl fark etmemişti.  İçi bir nebze rahatladı.  Zaten verebilseydi de atkısı kendisinde kalacaktı.  Tekrar teşekkür etti ve araçtan indi.

Son bir selamın ardından yoluna aynı hızda devam etti delikanlı.  Yalnızdı artık.  Yaşlı adam bir an önce köyüne ulaşıp hastanede zor durumda kalan hanımına geri dönmek üzere çabalarken kim bilir daha neler yaşayacaktı.  Gözleri dolmuştu, şöyle bir ağlamak istedi.  Karnındaki ağrı belki ağlarsa geçecekti.

Sevgilisi kendisini sevmediğini söylemişti.  Uzun zamandır kırılan kalbi inanıvermişti buna ve burulmuştu.

Ağlamaya başladı.  Göz yaşları, yanaklarından kalbine aktı.  Buruşturulmuş kalbi bu damlalarla açıldı, kendine geldi.  Avazı çıktığı kadar bağırdı:

–         Ben de insanım.  Ah be güzelim, ah be memleketimin insanı.  Sen ne dertlerle uğraşırken ben nelere üzülüp sıkılıyorum.  Ah be canım.. Yolun açık olsun güzel insan, şifa bulsun hanımın.  Sağlıklı ve mutlu olun.

Yaşla dolan gözlerinden yolu net göremiyordu.  Tekrar haykırdı.

–         Ben de insanım.

Nasıl bir buruşturulmuşluk, nasıl bir duygu yoğunluğu söyletmişti bunu yaşlı adama.  İçi acımıştı delikanlının, ta derinden.

Ağladıkça açıldı.  Sevdiğinin seni sevmemesinden daha kötüsü vardı.  Sevdiğinin sağlıksız olması, elinden bir şey gelememesi… Yaşlı adamın üzüntüsünün yanında kendi üzüntüsü ne kadar ufacık kalmıştı.  Arabayı sanki bir başkası kullanıyordu.

Oldukça hızlı giderken birden camı açtı.  Sert hava yüzüne vurdu ve göz yaşları adeta dondu.  Boynundaki bordo atkıyı çözdü ve hızla giden aracın penceresinden bıraktı.  Bordo atkı hızla uzaklaşan arabanın ardından yola düştü.  Bu topraklarda doğan bu insanların insanlıklarını hissedebilmeleri için yapılması gereken ne kadar çok şey vardı.  Daha alınacak ne kadar yol vardı.

Arkadan gelen bir araçtaki küçük bir kız yoldaki bordo atkıyı fark edecek, arabayı kullanan babasından durmasını rica edecek ve o atkıyı yoldan alacaktı.  Yıllar sonra büyüyünce, seveceği gence vermek için…

Onur Saatçi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir