Ata Yadigârı

 

Ata Yadigârı

Uçaktan indiğimde gün doğmak üzereydi. Cenaze namazı öğle namazının ardından kılınacaktı. Pasaport işlemlerini halleder etmez taksiye atlayıp Foça’ya, oradan da feribotla İzmir Körfezi’ni aşıp Karaburun’a vardım. Teyzemin oğlu Ahmet’i buldum orada. Gözleri şişmişti ağlamaktan ve gözyaşları kuruduğu için olsa gerek yüzü epey gerilmişti. Kıyı şeridini turist amaçlı yapılan yapılar kaplamıştı. Oteller, restoranlar, tasarımdan nasibini almamış hediyelik eşyaları satan dükkânlar falan vardı.

Dedemin evi biraz daha iç kesimdeydi, rahmetli dedemin. Oturup birer çay içtik Ahmet’le. Sonra yola çıktık. Tek başıma olsaydım evi bulmakta oldukça zorlanırdım. Sokağın köşesini döndüğümüzde gözüme takılan mavi kapılı evin önünde ayrıldık. Burası ölen dedemin eviydi. Ve onun babasının. Bahçe duvarı çok yüksek değildi. Yol çok rahat görünecek şekilde yapılmıştı. Muhtemelen ikinci kattan körfez görünüyordur diye geçirdim aklımdan. Ferah bir görüntü sağlıyordu insana. Bahçenin iki kapılı, üstten yay şeklinde birleşen demir kapısı vardı. Bahçe kapısından evin kapısına kadar beton zemin vardı. Yanlarında da güller. Sarı, kırmızı, pembe ve beyaz güller. Şimdiye kadar başka rengini görmemiştim zaten. Her rengine farklı anlamlar ama hep güzel şeyler yüklenen güller. Aşk, sevgi, zerafet, saflık, dostluk, memnuniyet, minnet…

Beton zemini kısa basamaklar karşılıyordu iki yanında da saksılar olan. Kapı oraya vardığımda örtüktü. Mavi kapı basit bir kapıydı, öyle abartılı bir işlemesi yoktu. Tahta idi. Camını örten demir telleri vardı. Şehirlerde çelik kapı yaptırmak zorunda kalan insanlar geldi aklıma. Boşverdim.

Bahçe kapısı gıcırdıyordu. Birkaç adımla istemsizce güllerin yanına geldim ve kokladım. Burnum ıslanmıştı. Tüm güller ıslaktı yas tutarcasına.

Kapıya yöneldim.

Aklıma babamın Almanya’da anlattıkları geldi. Dedem ve onun daha büyükleri hakkında:

Dedemin babasının dört erkek kardeşi daha varmış. Hepsi de bu evde, bu kapının ardında yaşamışlar. Ne günler yaşamışlardır. Ne yeyip ne içmişlerdi, kıtlık, zorluk, yoksulluk çekmişler miydi, üşümüşler miydi acaba hiç?  Yunanlar İzmir’e girdiğinde ne yapmışlardı Allah bilir. Gerçi üçü Çanakkale’den dönmemiş. Onlar görmemiş Yunanların buraya girdiğini. Dedemin dördüncü kardeşi de Yunan işgalinde hasret çektiği toprağa kavuşmuş. Geriye bir tek dedem kalmış. Hep bunun acısını yaşamış. Hem yalnızlığın acısı, hem de onları yalnız bırakmanın. Babam geceleri dedemin keşke ben de şehit olsaydım diye ağladığını duyarmış. Şehrin o vakitteki hali yangın yerini aratmazmış. Her nasılsa bu ev de sağlam kalmış, dedem gibi. Tüm miras da tek varis olan dedeme kaldığından ev de dedemin olmuş. İşgalden sonra evlenmiş. Dedem de akranları gibi erken evlenmiş. Bu evden hiç ayrılmamış, ayrılamamış. Bu kadar hatıranın yaşandığı yerden de ayrılamazmış. Babaannem de bu kirli dünyaya fazla dayanamamış ve dedemi yalnız bırakmış. Zavallı adam tüm sevdiklerini tek tek yitirmiş. Sonunda o da bu kapıyı açarken kapı eşiğine yığılmış kalmış.

Kapıya iyice yaklaştım!

Neden maviydi rengi? Dedem neden bu renge boyamıştı. Göğe yükselemedim belki buraya düşerim diye düşündüğünden mi göğün rengiydi eşik?

Kapıyı açtım!

Önündeki güllerin saygıdan eğildiği mavi kapıdan içeri baktım. Işık içeri girmek dip bucak aydınlatmak istiyordu adeta. Her taraf ışıl ışıldı. Kapının tam karşısında kitaplık vardı. Belli ki dedem kitaplarda kendine arkadaş arıyordu. Tahta zeminde ince bir kilim vardı. Bir köşesi siyahtı, yanmıştı. Babamın üzerine gaz lambasını devirdiği kilim bu olsa gerekti. Tüm kardeşler bu kilimin üzerinde emeklemişler, ilk adımı bu kilimin üzerinde atmışlardı. Dedem bu yanık kilimi atmamıştı. Hatta bir kenara bile kaldırmamıştı. Tüm hatıralar aynen yaşıyordu. Dedem bunları yaşatıyordu. Yokluk görenler malına kolay kolay kıyamaz derler belki o yüzdendir sanki eski olan her şey yerli yerinde duruyordu. Dedem tüm acılarını gözlerinin önünden ayırmamış, onlarla birlikte yaşamıştı. Göğe açılan kapı sanki derinlere, tarihin derinlerine doğru iniyordu.

Eşiğe dedemin düşüşünü hayal ettim istemsizce. Çok az gördüğüm dedemin, babamı iş bulsun diye bunca ayrılığa rağmen Almanya’ya gönderebilen asil ve yalnız dedemin, soyumuzun devamını sağlayan tek kardeşin düşüşünü hayal ettim.

Avrupa’da duyamadığım o müthiş sesle birden irkildim.

Allah’u Ekber Allah-u Ekber…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir